Çoğunlukla yalnızlığın, kişinin tek başına kalmasıyla ortaya çıkan bir farkındalık hâli olduğuna inanılır oysa insan, en çok bir başkasının yanında tanımlar yalnızlığını. Yalnızlık bir cadde tıkanıklığında yeşerir içinizde, kalbiniz anlaşılmadığını duyduğunda, her kafadan bir ses çıktığında ve sessizlik arzusu sizi, elinizden tutup bir ücraya sürüklemek üzere yanı başınızda durduğunda… Bir de “tanımak” ısrarıyla ayaklarını yere vuran, yan yana durmak için yanıp tutuşan ancak biraz yakına geldiğinizde ne kadar uzak bir dili, atmosferi paylaştığınızı fark ettiğiniz koyu yalnızlıklar vardır. Vaktiyle göklere çıkarmışsanız da kendinden başka herkese ders verdiğini sanan o körleşmeye dışardan bakmaya başladığınız, yanılgıyı tanıdığınız bir yaprak dökümüdür bu. Yalnızlık maviye yakın bir tonudur kırmızının, biraz köşe başıdır ama en çok gönül ortası. Zannedilenin aksine bir eksilme değildir, yaşama fazla gelen yanlarımızdır…
Hayatın bir kasvet kalabalığı içinde boğulduğunu gören insan bir süre sonra çareyi gözlerini kapatmakta bulur çünkü derdin tek merkeze kilitlendiği yerde kolaydır görmek… Ancak uzanılan, dokunulan, üzerinde durulan her şey bir sıkıntıya evriliyorsa ve bu sancı toplumun eğitim, sanat, siyaset, sosyal yaşam gibi her uzvuna intikal diyorsa, dikkati aynı anda pek çok alana sarf etmeyi şuur reddeder. Zira bu sıkıntı sarmalı zihni bitap düşüren bir sürece de tekabül eder. Böylece kabuğunun içine çekilen kaplumbağa gibi kişi, bir koruma mekanizması geliştirir. Kendine, bulunduğu kirli dünyanın içinde daha başka, daha küçük bir dünya inşa etmeyi, ömür sermayesini orada tüketmeyi tercih eder. Çevresinin ağrı dağlarıyla çevrili olduğunu fark ettiğinde ve bir acıya dokunmak onda kalma/bulunma mesuliyetini yüklenme anlamına geldiğinde, üstelik “hangi acıya dokunsam” cümlesi çevrilen sayfanın ortasında göründüğünde başlar körleşme. Bu, alışkanlığın, zihinsel yorgunluğun getirdiği mukadder bir körleşme olduğu kadar kişinin bilinçli bir tercihle kendini kapatması, kilitlemesi şeklinde de teşekkül eder. Artık birey sevinçten çok hüsran, umuttan ziyade korku olan ve bunu elinde megafonla dillendirme ihtiyacı duyan, üstelik bu dillendirmeyi bilinçli bir duyarlılığa dönüştürmek yerine ani bir yükselişe tercih eden, ardından ivedilikle sönen kalabalıkların karşısında, korunaklı bir alan örmek ister. İşte insanın yeryüzünde yalnızlık gölcükleri gibi oluşturduğu o küçük evrenler ve onların muhkem duvarı kelimelerle oluşur bazen, kimi zaman boyalarla, bazen notalar... Toplumunun içinde görünse de uzlet hâlinde olan ve yanında yalnızlığını taşıyan insanın hazin akıbetidir bu; “hangi pencereye koşsam gece”
Güneyimizde bir ağıt gibi Filistin meselesi; Kudüs… Dünyanın dengesini bozan, insanlığın adalet algısını darmadağın eden ölüm ve çocuk sesleri, sonra mahcubiyetin yeni formu; direniş… Zihne saplı bir hançer misali bilhassa gece sessizliğinde uğuldayan, oturamayan, dikiş tutmayan eğitim derdi. Zehirli bir sarmaşık olup sadece dallarımızı değil, köklerimizi ve dâhi toprağımızı saran uyuşturucu meselesi. İçimizde fonlar, borsalar, güvenilen dağlara yağan karlar; gücün zehirleme potansiyeli taşıdığını hatırlatan ayrılıklar… Genetiği bozulan neslin mutasyona uğrayan psikolojik yapısı… Yaşantısının en güzel çağında, mektep baharında bir genç kız, elinde bıçak tutan bir cinneti nasıl, nereden öğrenir? Böyle bir ruh hâli ne çeşit bir ortamdan sâdır olur? Bu genç hangi sokaklarında gezer internetin, hangi kelimeleriyle zehirler o körpe dimağı. Bu gençler gerçeklik algısını yitirirken; imanın, merhametin, güzelliğin olmadığı bir dünyaya koşarken anne babalar ne yapmaktadır? Ebeveynler tabiatlarında olan hassasiyet ve koruma güdüsünü nereye gömmekle meşguldür? Cep telefonu, internet ve sosyal medya kullanımını abarttığımızı, sağlıksız bir özümseme sürecinden geçemediğimizi ne zaman göreceğiz? Her Pazartesi adlı eserinde bu günün içinden bir yerden yazmış Turgut Uyar;
“Artık. Mutluluğun ayıp göründüğü
birden geçip yiten son eski zaman.
Son akşam saati. Son buğu. Her şey
ölü. Öfkenin sonsuz bir anlam gibi
göründüğü. Çocukların bile öldüğü...
Son.” (Son Üçü Beş, s.14)
Bugün artık edebiyatla hemhâl olmak sadece sanat yapmanın değil; kelime ve kitaplarla ünsiyet geliştiren bir sığınışın ifadesi. Esasında bağışıklığı düşük fertlerin hastalığa diğerlerinden açık olması gibi, gençlerimiz de ruh bağışıklığını yitirerek cümle zehre açık hale geldiler. Dolayısıyla anne ve babaların nesil endişesi taşıması ve çocuklarına kitaplarla, boyalarla, notalarla mutlu olabileceği, korunabileceği bir dünyanın var olduğunu öğretmesi gerekmekte. Fark etmeyi. Güzeli seçmeyi. Teşekkür etmeyi… Öğrenmeyi öğretmek…
Bunun için etrafımıza verdiğimiz o kocaman demeçlerin bir kısmını kendi içimize yöneltmemiz yetecek. Belki de önce biraz hatırlamak şairin dediğini dua niyetine;
“Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?”
Selam ile