Üslûp ey!
Üslûp kişinin dokusu, duyguya ve düşünceye dokunuşu, tabiatı, rayihası, kendini ortaya koyuş tarzı. Bu yüzden “kötü söz sahibine aittir” denmiş ve bu yüzden iyi ve yumuşak olan her şey kalbin aynasına hasredilmiş. Peki sessizlik? O da dâhil üslûba. Çünkü sessizlik kelâma dâhil; duruşa ve insana. “Üslûb-û beyan aynıyla insan” nice yaşanmışlığın süzdüğü aziz bir tecrübe. Bir sonraki merhaleye taşınmış yaşandıkça bu bilgelik; “üslûp her şeydir.” Spinoza, Oscar Wilde, Buffon, Ziya Paşa ve nicesine mâl edilen modern bir söylem ama hayat kadar gerçek ve güçlü. Üslûp her şey. Sahiden panikle, öfkeyle, cinnet hâlinde sarf edilmiş kelimelere dönüp nazar edildiğinde bir rüzgâr tesiri bile yapamadığı, kalplerde kalıcı olmadığı fark edilecektir. Samimiyet ve derin tefekkür içeren her söz ise bir mühür gibi ağırlığını koyup koruyacak, bir bahar manzumesiymişçesine işlenecektir muhatabının derununa. Şairin “insandan insana şükür ki fark var” dediği kavşaktır burası. İnsanı insandan farklı kılan onun kalbi ve kalbin tecelli mekânı olan üslûbu. Üslûplar da yaratılanlar gibi çeşit çeşit, rengârenk. Onu inceltmek, ziyadeleştirmek, güzel ile hemhâl olmakla mümkün.
Yol, yürüdükçe azalmayan bir serüven. Ne tuhaf. Tuhaf olan keşfedildikçe artması serüvenimizin…
Bilmemenin Hafifliği…
Burada, ekseriyetle ulaşmak istediğim diyarları kaleme alsam da ucundan da olsa tecrübe etmediğim, kıyısından geçmediğim hiçbir şeyi yazmamaya çalıştım. Burada hâtıralarımı, kaygılarımı, umutlarımı, sevinçlerimi, yaralarımı, bakış açımı paylaştım. Geçtiğimiz gün bir arkadaşımla kahve eşliğinde hasbihâl ederken üç sihirli kelime döküldü farkında olmadan dudaklarımdan; “sana şifanın reçetesini veriyorum; bakma, duyma, görme”. Sonra kendi sesime saplanıp kaldı düşüncelerim. Yazıyla yaşayan, ufkunu edebiyatla besleyen, üreten, hayatının merkezine edebiyatı alan, farkında olmadan kendini de inşa ediyor arka planda. Yazarken öğreniyor, tecrübeyle olgunlaşıyor; kendinin öğretmeni olmayı öğreniyor o da…
Üslûp nasıl iyileşir ve güzelleşir? Şüphesiz onun gıdası kalptir. İlimle, özveriyle, emekle harmanlanıp sağduyulu kelimelerle beslenen bir kalbin iyi ve sağlıklı kalmaması mümkün değil.
Nasıl ki meali duvarlar olan engeller bedenimize iyi gelmeyen enerji akımlarından kendimizi korumak, set çekmek için varsa kalbin de aynı rikkat ve hassasiyetle korunmaya ihtiyacı var. Onu, görüp işitmek istemediklerinden muhafaza etmek, onu lüzumsuz bir bilmek yükünden uzak tutmak boynumuza borç… Bu nedenle gönlün yüzünü dönmesi gerektiğine inanırım çatlaklarından sızanlara, yaralarının kabuk bağlamasına müsaade etmeyenlere, varlığını hayırlı telkinlerle ortaya koyamayanlara… Üslûp da güzel kelimeler kadar güzel mekân ve insanlarla iyileşen bir anlam ambarı, bir şifa membaı ancak iyi üslûbun yolu iyi hâlden geçer. Bu nedenle bir sabah uyanıp kişinin kendine “şimdi hâl mevsimi” diyebilmesi ve “oraya” varmaya azmetmesi önemli bir eşik…
Hâl Mevsimi
Kalbin derinliklerinden sökülerek kanat çırpamayan kelimeler bir titreşim, bir kalıp olarak kalmaya müsait. Onun ne tür bir anlam elbisesi giyeceğini tayin etmek çoğunlukla muhatabın irade ve inisiyatifine bırakılmış; görgü ve kültürüne… Sözü, elini kalbine götüren bir duyarlılıkla anlamak isteyen onu yüce bir zeminde ağırlar ve söze güzel bir özle mukabele eder. Belki de bu sebeple “Ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır.” der irfan sahibi.
Nitekim söz, özden sadır olan bir ses olmanın ötesinde onu anlamaya niyet eden tabiatta neşvünema bulan bir tomurcuktur. Her fert kendisine vakfedilen bu kıymetli hazineyi kalbinin genişliği, idrakinin derinliği nispetinde karşılar. İbn Arabi’nin izafiyet yasası burada girer devreye. Sözü, vücut ikliminden hürmetle buyur eden ve ona muhabbetin aydınlığından bakan kimseye söz de aynı terbiye ile cevap verir. Buna mukabil, canını sisler içinde kaybedene en ışıklı baharlar bile pejmürde görünür. Kalp arındıkça söz güzelleşir, söz güzelleştikçe mana derinleşir, mana derinleştikçe hakikate giden yolda insanın gözündeki perde biraz daha incelir. İşte “Kirli gözde güneş lekeli görünür” ifadesi bu görgünün yankısıdır.
Dünyamız, imrenilesi o kadar meziyet, özellik ve güzellik varken kıskanıldığını düşünmekten; bu trajikomik inancı söze dökmekten başka faaliyet alanı olmayanlarla yorulmuş durumda. Kulakların şahitlik, gönüllerin tecrübe ettiği nice riya sahibi de var ki Rahman’ın güzelliklerle tezyin ettiği yaratılmışa hasedin, dedikodunun, çelişkinin, merakın, bunalımın ve dolayısıyla kendi riyakârlığının çerçevesinden bakmakta. Elbet herkes kapsama sahasına girdiği kelimenin yükünü omuzlayacak, o yükle bakacaktır dışarıya, burada bir beis yok. Ancak ne üzücü vaziyettir ki kötü kelimelerinin hamallığını yapan içine düştüğü durumun farkında değildir, esasında kendisinin kâinata hasrettiği ancak mecnunu olduğu kelimenin yükü altında ne kadar ezildiğinin de… Kişi evet, kelimelerinden ibarettir. Onları yorulan dünyamızın dışında bırakmaksa bizim irade kabiliyetimize dayanmaktadır. Zira bazen hayat, bir takım hadiseler karşısında üslûbun hiçbir çeşidinin fayda etmeyeceğini gösteren türden…
Her şeye rağmen çevresinde tevazu, vakar, sebat ve sabır, gayret ve irade, mertlik ve doğruluk, öfke ve sevgi kabiliyeti bulmak isteyen de onları seçecek, çoğaltacaktır. Üslûbunu güzel kelimelerle tezyin edecek, en azından bu uğurda mücadelesini verecektir. Bu yüzden üslûp bir yanıyla ve belki en çok bu yanıyla hâl makamınındır.
“İnsan, gönlünün renginde yaşar.” buyurur Hz. Ali. Sözü hâl mevsiminde ziyadeleştirmek ve güçlendirmek dileğiyle…
Selam ile.