Yakın zamanda iki genç şair adayı ziyaretime geldi. Bir dostum tavsiye etmiş. Şiirle ilgileniyorum diye. Şiirlerini getirdiler bir dosya içinde. Şiirlerini okudum. İçinden geldikleri gibi yazmışlar. Tıpkı sakız çikletlerinde yazılan şiirler gibi.
Yakın zamanda, bir dostumun tavsiyesi üzerine iki genç şair adayı ziyaretime geldi. Bir edebiyat öğretmeninden ziyade şiirle ilgili türlü cefalar, çileler çektiğimi söylemiş onlara kıymetli dostumuz. Onlar da şiire bu kadar değer veren birinin yanına gideceklerini hesaba katarak heyecanla kaleme aldıkları şiirlerini özene bezene hazırladıkları birer dosya içinde bana sundular.
Buraya kadar her şey güzel. Sayfaları tek tek çevirip okuduğumda, şiirlerinin her mısraında kurallardan uzak, tamamen içlerinden geldiği gibi akan bir çocuksu saflık gördüm. Bu şiirler; hüzünleri, neşeleri ve beklentileriyle tıpkı o eski sakız çikletlerinden çıkan, derin felsefeler aramayan ama insana tebessüm ettiren o küçük maniler gibiydi. Şiir diyerek kâğıda döktükleri bu mısralar adeta yan yana gelmiş kelime birikintileri gibiydi. Onlar, bu yazılanlara ısrarla “şiir diyordu. Bense içimden bir şey diyemedim.
Buna rağmen gençlerin üzerlerindeki o vakur eda, tam bir şair duruşuydu. Ya da bana öyle geliyordu, bilmiyorum. İçimden sadece, "İnşallah bu duruşları sahte (mürai) bir pozdan ibaret değildir" diye geçirdim. Kalpleri kırılmasın, şiire olan hevesleri ve moralleri baltalanmasın diye büyük bir titizlik gösterdim. Ne yapayım kalkıp da Shakespeare’in o ünlü şemsiye ustasına dediği gibi, "Sen şiir yazmayı bırak, şemsiye yapmaya devam et" diyecek halim yoktu. Üstelik şemsiye ustasının en azından sığınacak, uğraşacak başka bir zanaatı vardı; bu gençlerin ise tutunacak başka hiçbir işi yoktu.
İlk gencin yani şair adayının dosyasını bıraktıktan sonra, diğer arkadaşın da şiir dosyasını elime aldım. Merakla ve ümitle onun da şiirlerinden birkaç mısra okumaya başladım...
Şiirleri dikkatle inceledikten sonra, nihayet eserleri hakkında bir yorum yapabilme imkânı buldum. Karşımda duran bu heyecanlı şair adaylarına büyük düşünür ve filozof Ali Şeriati’nin şiir üzerine söylediği o derin sözü-metaforu hatırlattım:
"Şiir, düşünce dalgalarının duygu sahiline vurmasıdır."
Bu genç şair adaylarında da gerçekten muazzam ve devasa bir duygu sahili vardı. Onlara dönüp bu duygu sahilinin bendeki aksini şu sözlerle anlattım: "Sizler belki birine âşık oldunuz, bu şiiri yazdınız; belki yolda kaldınız bu şiiri yazdınız; belki de yeni bir yola çıktınız ve bu şiiri yazdınız. Sizin yazdıklarınız tamamıyla bir duygu sahilidir." Ne var ki bu coşkulu sahilde büyük bir eksiklik göze çarpıyordu: Sahile henüz hiçbir düşünce gemisi uğramamış, limana yanaşmamıştı. Muhtemelen bu engin dalgaların arasında, gemilere yol gösterecek bir deniz feneri, yani köklü bir düşünce ve tefekkür eksikti.
"Sizin sahile ancak rotasını kaybetmiş gemiler uğrayabilir," diye devam ettim sözlerime. "Düşünce fenerinden yoksun bir kıyıya ya yoldan çıkmış seyyahlar vurur ya da fikir korsanları... Bu rüzgâr sizi yanıltmasın, burayı geçici bir istikrar durağı sanmayın. Ne yapıp edin, duygu sahilinizi yabancı istilalardan iyi koruyun."
Sözü artık soyut benzetmelerden çıkarıp büsbütün somut bir zemine taşımak istedim. Gözlerinin içine bakarak "Gelin biraz gerçekçi konuşalım," dedim. "Bu şiirleri kaleme almadan evvel heybenizi doldurmak için hangi şairlerin ikliminden geçtiniz, kimleri okudunuz?" Aldığım cevap sarsıcıydı: "Hiçbir şair..."
Şaşkınlığımı gizleyemedim. "Ama olmaz ki, böyle şair olunmaz," dedim. "Şöyle bir etrafınıza bakın; sağımızda solumuzda yükselen binaları görüyorsunuz. Kalıcı bir yapı inşa edilirken önce toprak derinlemesine kazılır; aşağıya on metre, yirmi metre inilir. Oraya binayı ayakta tutacak, sarsıntılardan koruyacak mukavemetli, orijinal bir temel atılır. Hatta yeri gelir, zemine devasa kazıklar çakılır. Aksi takdirde, yalnızca tuğlaları üst üste yığarak ancak bir bekçi kulübesi yaparsınız ya da derme çatma bir barınak..."
Bu sözlerimden sonra genç şair adayları sessizliğe büründü. Odanın içindeki o ağırbaşlı sükûneti sadece çay bardaklarından yükselen küçük yudum sesleri bölüyordu. Derin bir tefekküre daldıkları her hallerinden belliydi. Nihayet içlerinden biri mahcup bir edayla başını kaldırdı: "Haklısınız hocam," dedi, "Biz bu satırları karaladıktan sonra, şair olarak ancak birkaç isimle tanışabildik. Nazım Hikmet gibi, Özdemir Asaf gibi..."
Gençlere birer edebiyat dergisi hediye ettim. Sadece bu değildi hediyemiz. İki tane şiir kitabı da hediye ettim. Hediye ettiğim dergide bir şiirim vardı. Bu şiiri size okuyabilir miyim dedim. Tabi dediler. Şiiri okudum. Hayranlıklarını gizleyemediler. Bu şiiri iki yılda bitirdim, dedim. Haftaya yine buluşacağız. Çay içeceğiz…
Sezai Karakoç ve İsmet Özel’i de konuşacağız.