“Zamanın Ruhu Üzerine Bir Düşünce”
Hız ve Haz Çağı
Zamanımız hız ve haz zamanı. Hayatın temposu öylesine arttı ki farkında olmadan sadeleşmeye, hatta birçok şeyden feragat etmeye başladık. Gezilerimizden, toplantılarımızdan, sohbetlerimizden, yemeklerimizden, evlerimizden, giyim kuşamımızdan... Ve elbette sanat, edebiyat ve kültür hayatımızdan da feragat ediyoruz.
Bir gün kütüphanemdeki kalın kalın romanların dizili olduğu rafa baktığımda aklımdan şu soru geçti:
“Küçürek hikâye yazılır da küçürek roman yazılamaz mı?”
Bu soruyu ilk önce kendi kendime sordum. Aslında cevabım vardı: Amacım, tıpkı küçürek hikâyeler gibi, yoğun anlamlar barındıran bir “küçürek roman” yazmaktı. Yine de fikrimi pekiştirmek için, edebiyat kuramlarıyla ilgilenen, roman ve hikâyeleri olan bir arkadaşıma danıştım. O da bana şöyle dedi:
“Elbette küçürek roman da yazılabilir. Hatta son yıllarda kısa, yoğun ve derin anlatımların popülerleşmesiyle bu tür daha da önem kazandı. Küçürek roman, olay örgüsünün son derece sade olduğu, karakterlerin ve zamanın sembolik biçimde işlendiği kısa romanlar niçin olmasın ki?”
Türlerin Sınırında Bir Arayış
Bu düşünceye bakılırsa, edebiyat türlerinin sınırlarını kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değil. Bazen bir türün imkânları, başka bir türün sınırlarını zorlayabilir.
Neden olmasın, küçürek roman da olabilir. Küçürek hikâyede kısaltmaya giden yazarlarımız, anlatıyı beş-altı sayfadan bazen yarım sayfaya, hatta bir paragrafa kadar indiriyor. Aslında hikâyeyi bu kadar küçültüp kuşa çevirmek de doğru değil; çünkü metin tadımlık bir şey hâline geliyor. Hiç olmazsa bir sayfadan az olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama yine de bu yöneliş, edebî zevkin ne kadar değiştiğini gösteriyor.
Artık insanlar uzun metinler yerine kısa metinleri tercih ediyor. Çünkü modern çağın okuyucusu, hız ve dikkat dairesinde kaybolmuş durumda. Kitap okurken motivasyonu düşük; dikkati kolay dağılıyor. Mobil cihazların hayatımıza girmesiyle, “story” adını verdiğimiz kısa videolar bile edebiyatın yerini almaya başladı.
Romanın Değişen Anlamı
Üç-beş sayfalık bir hikâyeyi okuyamayan okuyucu, nasıl olur da 400-500 sayfalık kalın romanları okusun? Belki de asıl mesele romanın nasıl okunduğu değil, nasıl yazıldığıdır. Elbette klasik dönemin büyük romanlarını ve yazarlarını bu değerlendirmeye dâhil etmiyorum. Klasik dönem romanlarının çoğu, yaşanmışlıklardan bir pişmanlık devşirme, insanın kendini sorgulama çabası üzerine kuruludur.
Nitekim Batı dünyasında, kiliseye tepki olarak pazar günleri kiliseye gitmeyen insanlar günahlarının affı için evlerinde kendi kendilerine “günah çıkarma” ritüelleri gerçekleştiriyorlardı. Zamanla bu kişisel itiraf defterlerinin, bir anlamda romanlara dönüştüğünü söylemek gerekir. Bu hususta Cemil Meriç, denemelerinde Batı dünyasındaki romanın ortaya çıkışını ayrıntılı bir şekilde anlatır.
Fakat modern dönemde yazılan pek çok roman, bu içsel pişmanlık ve arınma duygusunun tam tersine, fantaziler, yatak sahneleri ve ahlak sınırlarını zorlayan anlatılar üzerinden şekilleniyor. Bu tür romanlar, gençleri düşünmeye değil, daha çok bohem bir hayat tarzına yönlendiren birer “eğlence metni” hâline geliyor. Burada “edebî” kavramı yerine moderncilerin sıkça kullandığı “yazın” sözcüğünü tercih etmek de yerinde bir ironi olur doğrusu.
Küçürek Romanın Zamanı
Belki de zaman, “küçürek roman” zamanıdır. Yoğun, sade ama derin… Tıpkı çağımızın ruhu gibi. Artık metinlerde hacim değil, anlamın derinliği kıymetli. Okuyucu da yazar da bu yeni edebî alanı keşfetmeye hazır olmalı.