Ramazan pek büyük bir ticaret ve kazanç mevsimidir. Gerçekten de öyledir. Çünkü Ramazan, kâinat çarşısı dünyada kurulan manevî bir panayırdır.
Öyle bir panayır ki…
Tezgâhlarında fânî lezzetler değil; bâkî hakikatler sergilenir.
Süs eşyası değil; ebedî saadet vesileleri dağıtılır.
Geçici kazanç değil; sermaye-i ömrü ebediyete tahvil eden fırsatlar sunulur.
Biz ise bu panayıra elimizde neyle geliyoruz?
Gururla…
Kibirle…
Gıybetle…
Kırgınlıklarla…
Tekrar edilen günahlarla…
Adeta on bir ay boyunca biriktirdiğimiz manevî çöp yığınlarıyla…
Fakat rahmet öyle geniştir ki…
Biz o kirleri getiriyoruz.
Tövbe tezgâhına bırakıyoruz.
Karşılığında mağfiret alıyoruz.
Rahmet alıyoruz.
Hafiflik alıyoruz.
Ümit alıyoruz.
Ne büyük bir ticaret!
Risale-i Nur’da ifade edildiği gibi, insanın en mühim vazifesi mârifetullah ve muhabbetullahtır. Ramazan, bu iki hakikatin dershane-i nuraniyesidir. Oruçla nefis terbiye edilir; acz ve fakr hissedilir; insan anlar ki rızık kendi kudretiyle gelmiyor.
Kâinat, İlâhî bir sofra gibi serilmiştir.
Ağaçlar birer rahmet fabrikasıdır.
Toprak bir hazine-i kudret ambarıdır.
Hayvanlar birer rızık memurudur.
Bütün bu çarklar bizim için değil; bizi Rezzâk-ı Hakikî’ye tanıtmak için dönmektedir.
Fakat insan çoğu zaman gafletle nimeti nimetsiz zanneder. Sanki verilmesi mecburmuş gibi yaşar. İşte Ramazan, bu gafleti kırar. Oruç, nimetin kıymetini öğretir. Açlık, şükrü ders verir.
On bir ay kirlenen kalbimize bir ay boyunca umumî temizlik yapılır.
Ramazan adeta şöyle seslenir:
“Yüklerinizi bırakın.”
“Günahlarınızı boşaltın.”
“Kalbinizi hafifletin.”
“Ebed için yatırım yapın.”
Ne büyük nimet tövbe…
Ne büyük nimet istiğfar…
Ne büyük nimet oruç…
İnsan hata eder. Aynı kusura defalarca düşer. Nefis, insana mağlup ettirir. Fakat rahmet, gazabı geçmiştir. Her defasında kapı açıktır.
Asıl kayıp, böyle bir panayırdan eli boş dönmektir.
Keşke Ramazan’da kazandığımız o letafeti on bir aya yayabilsek…
Keşke gıybetle, kırgınlıkla, enaniyetle yeniden kirlenmesek…
Keşke bir sonraki Ramazan’a biraz daha arınmış girebilsek…
Ramazan sadece aç kalmak değildir.
Ramazan, nefsin firavuniyetini kırmaktır.
Ramazan, kul olduğunu hatırlamaktır.
Ramazan, ticaret-i uhreviyede kâr etmektir.
Ey affetmeyi seven Rabbimiz…
Bu manevî panayırdan bizi kazançlı çıkar.
Kalplerimizi mârifetullahla nurlandır.
Hayatlarımızı muhabbetullahla şereflendir.
Bu mübarek ay bizden razı olarak ayrılsın.
Ve bir sonraki Ramazan’a daha hafif, daha şuurlu, daha mütevazı kullar olarak ulaşmayı nasip eyle.
Çünkü bu panayır her zaman kurulmaz.
Ömür sermayesi tükenmeden alışverişi tamamlamak gerekir.
Son sözü, Risale-i Nur’dan aldığımız ilhamla ifade edelim:
Oruç, yalnız aç kalmak değildir. Oruç, insana kul olduğunu bildirir. Nefsin firavuniyetini kırar. “Ben malikim” diyen enaniyeti susturur. İnsana der ki: Sen sahip değilsin; misafirsin. Bu sofralar senin değil; Rahmân’ın ikramıdır.
Oruç nimetin kıymetini öğretir. Açlık vasıtasıyla en basit görünen bir lokmanın dahi ne büyük bir rahmet hediyesi olduğu anlaşılır. Şükürsüzlüğün perdelediği hakikat, açlıkla görünür hâle gelir.
Oruç, insanın aczini ve fakrını hissettirir. Aczini bilen kul, Kadîr’i tanır. Fakrını hisseden insan, Ganî olan Rabbine yönelir. Böylece mârifetullah yolu açılır; muhabbetullah filizlenir.
Ramazan ise sıradan bir zaman dilimi değildir. Zamanın kıymetlendiği, az amelin çok sevap kazandırdığı, Kur’ân’ın nüzul hatırasını taşıyan mübarek bir mevsimdir. Bu ayda yapılan her ibadet, manevî ticarette kat kat kazanca vesile olur.
İşte manevî panayır budur.
Kul, günahını getirir; tövbe ile bırakır.
Aczini getirir; rahmetle doldurur.
Boşluğunu getirir; Kur’ân’la nurlandırır.
Ne mutlu o kula ki bu ticareti anlar.
Ne büyük kayıp o insana ki bu mevsimi gafletle geçirir.
Allah'ın Affının sonsuzluğuna güvenip gevşemek değil; o sonsuz affından utanıp günaha yaklaşmamak, işte kulun edebi budur.