Sabiha Sertel: “Tehlike solda değil, sağdadır! Düşman, Faşizmdir!”

Sabiha Sertel’e nazaran da, Cumhuriyet, mes’eleyi saptırmaktadır; asıl mes’ele, Goebbels’in Türkiye’de Faşizmin ilerlediğine dâir sözüdür:

“Meselenin dış yüzü de, iç yüzü de Nuremberg kongresinde Herr Goebbels’in bizim memlekette faşist cereyanın yürüdüğünü söylemesi, bizi faşist devletlerin kuyruğuna bağlamasıdır. Biz bunu mevzuubahis ettik, gürültüyü nedense, Cumhuriyet gazetesi kopardı. Şimdi Goebbels meselesine cevap vermiyor, niçin müdafaa ettiğini söylemiyor, Roosevelt’in nutkuna karşı yapılan Japon propagandasından bahsetmiyor da, bizim bu meseleden bahsetmemizin kommünist propagandası olduğunu söylüyor. Bu suretle işin içinden çıkmak istiyor. Böyle mühim bir davada, bu çok çürük sipere saklanarak, sen şusun, sen busun demek, işi şahsiyata dökmek, kuvvet alâmeti değil, zâf alâmetidir. […]

“Şimdi davaya gelelim, efendi, faşizm aleyhine yazı yazmak neden kommünizm oluyormuş? İngiltere, Amerika, Fransa kommünist devletler midir? Demokrasi rejiminin hâkim olduğu bu memleketlerde demokrat, liberal, radikal, sosyalist her nevi siyasî kanaate sahip fertler, faşizme karşı harp açtılar, müşterek cepheler meydana getirdiler. Teşkilâtlar yaptılar, broşürler, mecmualar, gazeteler çıkarıyorlar. Bunların içerisinde kommünizme düşman olanlar da çoktur. Amerika gibi demokrat bir memlekette yazıcılar kongresine faşistleri kabul etmediler. Çünkü bütün dünya faşizmden korkuyor. Bütün dünya istilâ emelleri besliyenlere, dünya sulhünü bozanlara, tecavüze geçenlere karşı düşmanlık duyuyor. Beşeriyeti yeniden büyük felâketlere sürükliyecek bu cereyana karşı demokrasiler en müfrit sollarla birleşiyorlar, çünkü tehlike solda değil, sağdadır. […]

“Kemalist Rejim, demokratik bir rejim” imiş!

“…Bizim rejimimiz, bazı hususiyetlerile birlikte demokratik bir rejimdir. Ne faşizm gibi başkalarının topraklarında gözü vardır, ne de başka bir memleketin dahilî işine karışır.

“Herr Goebbels’in sözü üzerinde bunun için durduk. Biz harbe değil, sulhe taraftar bir millet ve devletiz. Biz düşmanı gösteriyoruz, siz niçin saklıyorsunuz?” (Sabiha Zekeriya, “Meselenin İçyüzü”, Tan, 21.10.1937, s. 5)

1-216

(Cumhuriyet, 12.3.1933, s. 1) (Cumhuriyet, 20.10.1937, s. 3)

1933 senesinde Cumhuriyet (ve onunla yukarıdaki mülâkatı yapan Peyami Safa) nezdinde îtibârlı bir muharrir ve gazeteci olan, bu sıfatla 1935’te Cumhuriyet’in yazı kadrosunda yer alan Sabiha Sertel’e, aynı gazete ve muhtemelen aynı kalem (Peyami Safa), “Bu Bayanın yazılarında, memleket sevgisinden, memleket endişesinden eser yoktur. Onlarda göz boyayıcı cümleler arasında yalnız muayyen bir davanın avukatlığını gütmek gayesini ön plânda olarak görürsünüz.” ithâmını yöneltiyor ve onun Yahûdi / Sabataî olduğuna dikkati çekiyordu… Bu şedîd kalem münâkaşası, başka maksadlara da hizmet etmek ve nefsâniyetle de karışmış olmakla berâber, esâsında, “Totaliter Şef”in hâricî siyâsetine hizmet ediyordu… Stratejik vazîfesini tamâmlayınca, yine onun tâlimâtıyle bir ânda bıçak gibi kesilecek ve iki muârız kesim arasındaki münâsebetler normale dönecekdir…

***

Peyami Safa: Komünistlere göre, kendilerinden olmıyan herkes Faşisttir

Mûtâd olarak gazetesinin iç sayfalarında “Hâdiseler Arasında” sütûn başlığı altında fıkralar yazan Peyami Safa’nın “Kim faşist ve kim komünist?” başlıklı fıkrası, 21 Ekim 1937 târihli Cumhuriyet gazetesinde, birinci sayfadan başlıyor ve ikinci sayfada devâm ediyor. Bu fıkrasıyle, Peyami Safa da açıkça iki gazete arasındaki kalem münâkaşasına dâhil oluyor… Fıkrasındaki en mühim tesbît, 1930’lu senelerin “Kemalist Türnkiye”sinde, Komünist neşriyâtının çok revâcda olduğu ve kendisi de Materyalizm üzerine kurulu Kemalist Rejimin bu neşriyâtı müsâmahayle karşılıyarak teşvîk ettiğidir. Buna mukâbil “İrticâî” (yânî İslâmî) neşriyâta göz açtırmadığı mâl̃ûmdur… Türkiye cem’iyetinde Materyalizmin bugün nîçin bu kadar ağırlık kazandığını araştıranlar, bu vâkıayı dikkate almalıdırlar…

“…Cumhuriyet gazetesine faşizm isnadına yeltenen sistematik yaygaraların hakikî sebebi nedir?

“Şudur: Komünistler, kendilerinden olmıyan bütün ideolojilerin taraftarlarına, demokratlara, liberallere, sosyal demokratlara, nasyonalistlere, kemalistlere ‘faşist’ damgasını yapıştırmak isterler. Hele kendilerini polisten gizlemeğe mecbur oldukları memleketlerde, marksist olmıyan fikirleri çürütmek için kullandıkları başlıca silâh budur. Komünist değil misin? Demokrat, liberal, nasyonalist, Kemalist, ne olursan ol, faşistsin. Seni gidi alçak faşist, hain faşist, namussuz faşist. […]

“Kemalist Türkiye”de Komünist neşriyâtı furyası

“…Türkiyede herkesin farkına vardığı apaçık bir komünizm propagandası vardır. Tütüncü dükkânlarında, polis hafiyesi Şerlok Holmes’in maceralarile bir hizada, tanesi yüz paraya, beş kuruşa, on kuruşa satılan yüzlerce broşür çıkmıştır. Bunların çoğu benim yazı masamın gözünde duruyor. […]

“Bu yüzlerce broşüre mukabil, faşizm propagandası yapan kaç kitab vardır? […]

“Komünist propagandası yapan kitablar ve kitabcıklar üstünde bugün Cumhuriyet’e saldıranların imzalarını da görürsünüz. Bunların komünist olduklarını çıkardıkları kitablardan bir tane alarak, on beş kuruşa ispat etmek mümkündür. […]

“…[Bunların] batasıca davalarını gütmek için bir tek çareleri vardır: Türk rejiminin en büyük gazetesini ve en kuvvetli kalemlerini faşizm şüphesi altında bırakarak önlerine çıkan engelleri devirmek!

“Bu taktiğin nafile olduğunu ispat etmek, bize on beş kuruşa, fakat onlara pek pahalıya mal olur!” (Peyami Safa, “Kim faşist ve kim komünist?”, Cumhuriyet, 21.10.1937, ss. 1 ve 2)

Yunus Nadi çileden çıkıyor, Yalman’ın hakîkî çehresini ifşâ ediyor

Yalman’ın “derebeyi” ve “mürteci” yaftaları, bardağı taşıran son damla oldu: Yunus Nadi, artık îmâlarda bulunmayı bırakıp Yalman’a, onun hakîkî çehresini ifşâ ederek en ağır ifâdelerle hücûma geçti! 22 Ekim 1937 târihli Cumhuriyet’in birinci sayfasındaki fıkrası, “Ahmed Emin Yalmana” başlığıyle doğrudan onun şahsını hedef alıyordu. Mukâbil taarruz bu kadarla da kalmıyor, iki uzun makâleyle de Tan’cılara veryansın ediliyordu: Üçüncü sayfada, “Propagandayı yapanlar kim? Komünistler davaya fesat karıştırıyorlar… Daha sekiz on sene evvel, İstiklâl mahkemelerinde aylarca sürünenler mi vatandaşları irticala itham edecekler?” ve altıncı sayfada, “Acaba bu vesikalara ne buyuracaklar? İçlerinde bize saldıranlar da olduğu halde, müseccel komünistlerin propaganda neşriyatını göz önüne koyuyoruz…”

Yunus Nadi, Ahmet Emin Yalman’a: “Ya sen kimsin? Tekirdağı’nda kazığa kakılmaktan [???] kurtulmak için selâmeti yalancıktan dînini değiştirmekte bulan Yahûdi fesâdcısı Sabatay Sevi’nin torunu değil mi?”

19. Dereceli Farmason, Komitacı, Kemâlperest, Cemâatten bir gelinin (Berin Erozan -İstanbul, 1910 – a.y., 5.11.2001) kayınpederi, “Karay” olduğu iddiâ edilen Yunus Nadi, “Ahmed Emin Yalmana” başlıklı, târihî ifşâat kıymeti taşıyan fıkrasını kaleme alırken, “Ebedî Şef”i ile Yalman arasındaki Cemâat bağından habersiz miydi? Üstelik, Türkiye’deki her Farmason, yarı Sabataî değil midir? Her ne hâl ise, işte en gâfilleri dahi intibâha getirmesi lâzım gelen ibretâmîz fıkrası:

“Kurtuluş ve istiklâl cidalimizin şafak renkli al kanları içinden yükselttiğimiz yeni Türk rejimine suikasd yaptığın için İstiklâl mahkemesini boyladığından sonra uzun bir müddet nutkun tutulmuştu. Bu esnada merhaleler alan rejime şimdi bizden ziyade bağlanmış görünerek beni derebeylikle ve hatta irtica ile ithama kadar ileri gidiyorsun.

2-138

“Ahmet Emin Yalman’ın hayatında unutamadığı gece… Atatürk, 10 yıldır uzak kaldığım gazeteciliğe dönmeme izin veriyor…”, Milliyet, 10.11.1970, s. 6: “Atatürk, umumî saldırışa yakından şahit olmak fırsatını verdiği tek gazeteci Ahmet Emin Yalman’la…”

Yunus Nadi, “Ahmed Emin Yalmana”, Cumhuriyet, 22.10.1937, s. 1: “Ya sen kimsin? Tekirdağında kazığa kakılmaktan [???] kurtulmak için selâmeti yalancıktan dinini değiştirmekte bulan Yahudi fesadcısı Sabatay Sevinin torunu değil mi?” 19. Dereceli Farmason, Komitacı, Kemâlperest, Cemâatten bir gelinin (Berin Erozan) kayınpederi, “Karay” olduğu iddiâ edilen Yunus Nadi, “Ebedî Şef”i ile Yalman arasındaki Cemâat bağından habersiz miydi?

***

“Şaştım: Ne vakit tecdidi iman ettin de hatta bu kadar mutaassıb bile oldun? Din değiştirenler yeni dinlerinin eski saliklerini bastıracak kadar fazla gayretli olurlarmış. Eğer senin yüksek makam sahibi bir zata kendinin, kendi ırkının tashih kabul etmez cibilletini [/ cibilliyetini] marazî bir mazeret gibi tarif ederek verdiğin vesika yakinen malûmumuz olmasaydı; belki zamanla meslek ve meşreb değiştirmiş olduğuna ihtimal verebilirdik. O vesikana nazaran buna imkân olmadığına göre sureti haktan görünmeğe çalışarak bana savurduğun isnadlarda ancak bir türlü, göründüğü gibi olamıyan ve olduğu gibi görünemiyen kavmî hüviyetini bir daha ifşa ve ilân etmekten başka bir şey yapıyor değilsin.

“Ben, derebeyi?.. Nihayet ben ecdadında bu beylerin bulunmasından yüzü kızaracak adam değilim. Bugünkü milliyetçi ve inkılâbcı Türklük dünkü o cedlerin asil bir mabadinden başka birşey değildir. İnan ki bir Türk derebeyinin tırnağını senin dönme [Dönme] kavim ve kabilenin mecmu heyetile değişmiyeceğimi söylediğim zaman yalnız hakikatin kendisini ifade etmiş olurum.

“Haydi ben derebeyi ailesinden olayım. Ya sen kimsin? Tekirdağında kazığa kakılmaktan [???] kurtulmak için selâmeti yalancıktan dinini değiştirmekte bulan Yahudi fesadcısı Sabatay Sevinin torunu değil mi?

“Bizzat kendi vesikanla müeyyed olarak alnına vurulmuş olan bu silinmez zillet damgasile sen Türk efkârı umumiyesini şaşırtabileceğini ve böylelikle gürültü arasında; kimse farkına varmadan bir müddetdenberi sinsi sinsi yürütmeğe çalıştığın komünist propagandasına cereyan verebileceğini sanırsan şaşarım senin perişan akıl ve iz’anının sefil şeytanlığına.” (Yunus Nadi, “Ahmed Emin Yalmana”, Cumhuriyet, 22.10.1937, s. 1)