Üçüncü nokta, Nadi’nin kendi şahsında Rejime saldırıldığı iddiâsıyle alâkalıdır. Nadi’nin iddiâsını reddederek, -pek mürâîce- “Kemalizmin bir Demokrasi, bir ahlâk ve fazîlet rejimi” olduğunu iddiâ ediyor ve: “Kemalizmin ahlâk ve fazileti namına ‘Nadi’ meselesi kapanmıyacak, en ince tetkiklerden geçecektir” vâdinde bulunuyor… Hiçbir zamân tutulmıyacak bir vaad!

4. Maddede, İstiklâl Mahkemesi’ne, “Bütün bunları yahudiliğimden yaptım; bu benim ırkî cibilliyetimin marifetidir.” yazılı bir vesika verdiği iddiâsına şiddetli infiâl gösteriyor… Filhakîka, onun böyle bir vesîka vermiş olacağı bize de muhtemel görünmüyor. Mâmâfih, têdîbe tâbi tutulan dîğer gazeteci arkadaşlarıyle berâber, “Mutlak Şef”e, affedilmeleri için yakarış telgrafları çekdiklerini yukarıda sahîhan nakletmiştik. Her hâl-ü-kârda, isbât dâimâ müddeîye düştüğü için, Nadi’nin bu “vesîka”yı ibrâz etmesi l̃âzım gelirdi; hâlbuki o bunu yapamamıştır…

“Jurnalci ruhlu insanlar için HAKİKAT bir engel değildir. ‘Nadi’ evvelki günkü gazetesinde benim İstiklâl Mahkemesinde imza ettiğim bir vesikadan bahsetmiştir. Bu söz o kadar çirkin bir yalandır ki bunu tavsif için Nadinin küfürbazlık hazinesine sahip olamadığıma bir an için teessür duyuyorum. İstiklâl Mahkemesinde imza ettiğim hiçbir vesika yoktur. Nadinin tasni ettiği sözleri kaleme almam değil, en büyük ölüm tehlikesi karşısında bir saniye bile hatırımdan geçirmem tasavvur edilemez. Vatanını ne kadar sevdiğini daima ispat etmiş olan bir Türk sıfatile Türklük tesanüdüne bağlılığım o kadar büyüktür ki Türk umumî hayatının temizliği ve dürüstlüğü namına daima ‘Nadi’lerle mücadele halinde bulundum ve bu mücadelenin icap ettirdiği fedakârlık ve feragatten nefsimi hiçbir zaman sakınmadım. Elâziz İstiklâl Mahkemesi reisi Bay Mazhar Müfitten [Kansu] ve müddeiumumî Bay Avniden [Doğan] rica ediyorum: Benim mahkemede imza ettiğim vesika varsa lûtfen malûmatlarını ilân etsinler. […]

“…Hiç şüphe yok ki ‘Nadi’ dünyanın hiçbir gazetesinin sahifelerinde görülmemiş şekilde çamurlar saçıyor. […]

“…Öyle ümit ediyorum ki, mesele gazete sahifelerinde kalmıyacaktır. Fırkada, Basın haysiyet ivanında, Cümhuriyet mahkemelerinde bütün hesapları sonuna kadar görülecektir.

“Kemalizm bir demokrasi rejimidir. İlh…” (Ahmet Emin Yalman, “Temizlik Mücadelesi… ‘Nadi’ işi kapanmıyacak, ince tetkiklerden geçecek”, Tan, 27.10.1937, ss. 1 ve 8)

“Mutlak Şef”ten gazetecilere ders

“Mutlak Şef”, el altından, Yunus Nadi ile Ahmet Emin Yalman’a münâkaşayı kesmeleri tâlimâtını vermekle kalmadı, 29 Ekim 1937 târihli Ulus gazetesinde imzâsız olarak neşrettirdiği bir makâlesinde, her zamânki mütekebbir tavrıyle, onları üst perdeden ayıbladı… Bu makâleyi, Yunus Nadi, gazetesine (31.10.1937, s. 3) aşağıdaki takdîmle aynen dercetmişti:

“Münakaşalardan sonra Ulus’un bir makalesi…

“Ulus refikimiz son gazete münakaşaları hakkında ehemmiyetli bir makale neşretmiştir. Cumhuriyet matbuatı tarihinde kendisine mahsus bir mevki işgal etmek liyakatinde olan bu makalenin aynen iktibas ve neşrini meslek vazifesi biliyoruz. Şu tek kayıdla:

“Bu münakaşalara asıl sebebiyet veren biz değildik. Bu zaruri ifade ve işaretten sonra işte refikimizin makalesi aynen: (Yunus Nadi)…”

Üslûbundan ve muhtevâsından olduğu kadar Yunus Nadi’nin yukarıdaki tebcîlk̃âr ifâdesinden de (“Cumhuriyet matbuatı tarihinde kendisine mahsus bir mevki işgal etmek liyakatinde olan ehemmiyetli bir makale”) Mustafa Kemâl’e âid olduğu tahmîn olunabilen bu makâlede, muharrir, bütün fikirlerini “Türk” ambalajıyle takdîm ediyor ve kendinde Türkler nâmına konuşma hakkı görüyor… Bu meyânda, Frenk mukallidliği îcâbı, Târihî Türkcemizde karşılığı olan Fransızca kelimeler kullanmaktan çekinmiyor: “Kültürel insanlar”, “sosyete”, “lojiksiz”, “istorik” gibi…

Bu makâlenin husûsen câlib-i dikkat olan pasajı, “Dönmelik” veyâ Sabataîlikle alâkalı olanıdır. “Büyük Şef”, bu pasajda, “Dönme”nin, “bugüne kadar mânâsı anlaşılmamış bir kelime” olduğunu ve “Dönmelik” diye bir şeyden bahsetmiye, “bunun üzerinde durmıya hâcet olmadığını” iddiâ ediyor… Aksini yazsa, ona hayret edilirdi!

Üst perdeden, münâkaşacıları ve sâir gazetecileri îkâz eden “Türkiye matbuatında beklenmiyen yazılar” başlıklı bu makâlesi de, onun, bütün matbûât üzerinde nasıl hükümfermâ olduğuna bir misâldir:

“Medenî bir memlekette matbuatı takibeden kültürel insanlar matbuat sütunlarında memleket ve milletin dikkatini çekebilecek yeni yeni ilerleme hamlelerini kaydeden yazılar arayıp bulmak ister; filhakika bu mahiyet ve kıymette yazılardır ki medenî insan fikrini alâkadar edebilir. Yoksa her hangi iki adamın biribirine kızarak bunlardan birinin ya kendini haklı göstermeğe veyahud diğerini haksız çıkarmağa kalkışması hiç kimseyi alâkadar etmiyeceği gibi bu maksadla yazıları okumak külfetini de hiç bir insan ihtiyar etmez. Bu kabil yazılar ancak ve ancak dedikoduculuktan zevk alan köhne, pejmürde, manasız ve mantıksız kafaların yıpranmış makinelerini manda çekişiyle yürüyebilir [yürütebilir?] mahiyette telâkki olunmalıdır. Hakikatte yeni türk zihniyetine nazaran bu kabil yazılara yapıştırılacak tek yafta şudur: Çirkin… Bir adam diğer birine: Sen derebeyisin diyor; bu da ona şu cevabı veriyor: Sen ve bütün kabilen bir türk derebeyinin attığı tırnağa değmez [değmezsiniz]. Uyanık ve edepli türk gençliği bu tarz konuşmayı şöyle tarif eder: Manasız görüşme…

Mustafa Kemâl’e nazaran, “Dönme”, “bugüne kadar mânâsı anlaşılmamış bir kelimedir; üzerinde durmıya hâcet yoktur!”

“Bu tarz görüşmeleri geçmişin kalkınıp doğrulamıyacağı mezarlarda gömülü bırakmak, bizim anlayışımıza göre, en iyi, en faydalı ve en modern bir usuldür. Zaten, görüldüğü gibi, bir vatandaşın diğer bir vatandaşa bugüne kadar manası henüz anlaşılmamış olan bir takım sakîl [sak̆îl] kelimeler kullanmasında hiçbir edebî ve ahlâkî tesir kalmamış olduğu o kadar aşikârdır ki bunun üzerinde durmaya hacet bile yoktur. Eğer bu karşılıklı sözler millî davanın başarısı bakımından düşünülüp söyleniyor ise bu davayı milletin gözü önünde apaçık izhar ve ispat için cumhuriyetin yüksek ve kuvvetli bin bir vasıtası vardır. Bunları ihmal ederek vatandaşların karşılıklı küfürlerle millî davayı halledebileceklerini zan ve tasavvur etmeleri derin bir gaflet içinde ve çıkmaz bir yolda çabaladıklarını gösteren yanlış bir zihniyettir. Onlar bu hakikati kavrayamıyorlarsa işte biz bunu kendilerine hatırlatıyoruz.

“Günlerdenberi iki gazete arasında devam edegelen söz savaşını biz lâf ve güzaf savaşı olarak kaydetmekte kendimizi mazur görürüz; ve buna ilâve olarak şunu da söylemek isteriz ki türk cumhuriyetinin bânisi olan türkler lâf ve güzafa ehemmiyet verir olmaktan çok ileri ve çok yüksektirler. İki gazete arasında devam edegelen bu söz savaşını türk milleti her iki tarafın da mücadelelerine aşağı yukarı aynı derecede yaygın bir çirkin hareket olarak telâkki etmektedir. [Bozuk cümle…]

1-226

(Ulus. 19.10.1937, s. 1)

Ulus’un mûtâd vechiyle “Büyük Başbuğ”a karşı şahısperestlik telk̆în eden 29 Ekim nüshası… Sağda, “Büyük Başbuğ”un Ulus nâmına kaleme alınmış makâlesi: Bunda, gazetecileri yaptıkları kalem münâkaşası hakkında, üst perdeden, îkâz ediyor… Solda, Âfet Hanım’ın (“Profesör Âfet”in) “Köylüler arasında” başlıklı makâlesi… Büyük portre resminin altında, Falih Rıfkı’nın “mâzîyi en büyük düşmân” îlân eden “14 üncü yıl” başlıklı perestişnâmesi: “Cumhuriyetin on dördüncü yılını tamamlıyoruz. Büyük Başbuğu selâmlıyalım: bu devlet onun zaferi üzerine kurulmuştur. O, bu zaferin bütün kazançlarını hür, mesud ve garblı bir Türkiyenin inşa davasına vakfetmiştir: eşsiz inkılâbcıyı selâmlıyalım. […] Atatürk’te kendimizi bulduk: yaratıcıyı selâmlıyalım. En büyük düşman, müesseselerini tasfiye ettiğimiz, türk olmıyan sefil bid’atlerini kaldırdığımız mazi’dir. İlh…”