Selânikli Âfet Hn.’ın iddiâsına göre, “Türkler, on binlerce yıllık Ârî, medenî, yüksek bir ırk” imiş

“Türklerin bir Hind-Avrupa milleti”, dîğer tâbirle “Ârî millet” olduklarını, (kendi kendisini takdîm ettiği gibi) “Türk Milletinin Büyük Müverrihi, Türk Âlimi, İlmî Dehâ, Güneş Dehâ Sâhibi” ile iki Frenk târihçisinin isimlerini zikrederek “isbât ettikden” sonra, bu bâbda, bir otoriteye daha istinâd ediyor: Kendisini, (daha evvel, İsmail Müştak Mayakon’un kaleminden tam metin hâlinde naklettiğimiz vechiyle) “Ben, en büyük bir hocanın talebesi oldum. Ve bundan sonradır ki ben de hocalık edebildim. Bu hoca, bu en büyük hoca, beni bilgilerimin her safhasında yetiştiren Atatürktür.” şeklinde takdîm eden (“Halkevinde Bir Gece; Büyük Şefin Genclikle Ulvî Bir Musahabesi”, Cumhuriyet, 1 Nisan 1937, ss. 1 ve 4), hakîkaten onun en gözde talebesi ve fikirlerinin tercümânı olan, 1925’ten 1938’e kadar Çankaya’nın bir numaralı Hanımefendisi statüsünü muhâfaza eden ve ancak “En Büyük Hoca”nın ölümünden sonra resmen evlenen Selânikli Âfet Hanım’ın otoritesine… O Âfet Hanım ki (Selânik, Doyran, 30.10.1908 – Ankara, 8.6.1985, Cebeci Asrî Mez.) F. R. Atay’ın üvey kızı, “sapına kadar Kemalist olmakla” iftihâr eden ve Lord Kinross’un Atatürk kitabına da mütercim sıfatıyle çok emeği geçen Prof. Dr. Mîna Urgan’ın (1915 - 2000) takdîmiyle: “Mustafa Kemal’in kendisi dışında hiçbir kadınla uzun süren mutlu bir ilişki kuramadığı” kadındır… (Mîna Urgan, Bir Dinozorun Anıları, İstanbul: Yapı Kredi Yl., 1998, ss. 158, 164)

İşte, Peyami Safa’nın takdîmiyle, (Kemalist Târih Tezi) “çalışmalarına pek büyük emeği geçen, bütün Türk kadınlığının en büyük şerefli profesörü Âfet”, “Türklerin Turanlı farzedilmesindeki hataları ortaya koyan konferanslarında, Moğollarla alâkamız olmadığına” dâir şöyle buyuruyor:

“Orta Asya’nın otokton halkı Türktür. Binaenaleyh orada büyük Türk ailesinden başka ve ondan ayrı indo – öropeen [“indo-européen”: Hind-Avrupaî] namı altında bir ırk yaratmaya kalkışmak tabiate isyan olur. Makul ve insanî olan, tabiatin, Orta Asya yaylalarında yarattığı ırkı tanımak ve onun adına hürmet etmektir.

“Kafasını, vicdanını en son terakki şuleleriyle güneşlendirmeye karar vermiş olan bugünün Türk çocukları biliyor ve bildireceklerdir ki onlar 400 çadırlı bir aşiretten [Osmanlı’dan] değil, on binlerce yıllık Ârî, medenî, yüksek bir ırktan gelen, yüksek kabiliyetli bir millettir.” (P. Safa 1981: 195)

Peyami Safa, 1938’de neşrettiği Türk İnkılâbına Bakışlar kitabında, hem “Kemalist Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi”ne harâretle sâhib çıkıyor, hem de “Tek Adam” nâmına bu iddiâların sözcülüğünü yapan Âfet Hanım’a karşı “(Târih Tezi) çalışmalarına pek büyük emeği geçen, bütün Türk kadınlığının en büyük şerefli profesörü Âfet” sözleriyle büyük hayrânlık ifâde ediyordu. (P. Safa 1938/1981: 195)

Yukarıda sağdaki haberde, “Büyük Şef”, 1925-1938 senelerinde Çankaya’nın Hanımefendisi, gözde talebesi ve fikirlerinin efk̃ârıumûmiye nezdinde tercümânı, bu sıfatlarla yanından ayırmadığı, resmî protokol̃e dâhil ettiği için bütün Devlet ricâl̃i tarafından kendisine hürmet gösterilen Âfet Hanım’ı Yeşilköy Hava Meydanı’nda bizzât karşılıyarak şereflendiriyor… (Akşam, 7.9.1937, s. 1)

Solda, A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi’nin, Halkevi’nde, “Büyük Şef”in iştirâk̃ ettiği resmî merâsimle açıldığına dâir haber… (Akşam, 10.1.1936, s. 2) Açılışı müteâk̆ib, mezk̃ûr "Fakültenin Târih Müderrisi ve Türk Târih Kurumu İkinci Başkanı Bayan Âfet, ilk târih dersini veriyor, ders büyük bir alâka ile dinleniyor…” Âfet Hanım, bu ilk dersinde, Kemalist Târih Tezinin “sarsılmaz hakîkatini” îzâh ediyor… Ezcümle:

“Türk tarih kurumunun çalışmaları neticesinde ortaya çıkan hakikatler, bildiğimiz gibi, ‘Türk Tarih Tezi’ adı ile ifade edilmiştir. Bu tez şimdiye kadar tarih âleminde ortaya sürülmüş olan tezlerden başkadır. Bizim tezimizin esası kısaca şöyle ifade olunabilir: Türklerin ana yurdu Orta Asyadır. Türkler, neolitik ve maden kültürlerinde bütün dünyaya binlerce sene takaddüm etmişlerdir. Bu kültürlerin başka kıt’alarda meydana gelmesi, Türklerin oralara göç etmelerinden sonra ve onların tesirlerile olmuştur. Bizim tezimizdeki sarsılmaz hakikati, Avrupanın yeni keşiflerle yakından alâkalı olan bîtaraf âlimleri dahi teyid etmektedirler. Bunlardan şahsen tanıştığım ve uzun münakaşalarda bulunduğum profesör Pittard’ın ismini söyliyebilirim. Bayanlar, baylar; Sümerlilerin, Etilerin Türk olduklarını, onların Mezopotamyada ve Anadoluda kurdukları medeniyetlerin de doğrudan doğruya Türk medeniyetleri olduğunu söylemeliyim. İlh…”

Bizimle bir asırdır böyle oynuyorlar!

***

Kemalizme ve kalemşörüne göre, “insan kadar eski târihe sâhib Türklerin” nihâî hedefi, Avrupa Medeniyetine temessülmüş

“Müslüman olarak bir hiç”, ama câhiliyet devirleri düşünüldüğünde, “târihleri İnsanlık kadar eski”, “kadîm devirlerin muazzam medeniyetlerinin bânîsi olan Türkleri”, böylece, ipe sapa gelmez iddiâlarla, arkalarından kıs kıs gülerek epeyce pohpohladıktan sonra, önlerine konulan “muhteşem hedef” şudur: Sizin yeriniz, (aslında üç büyük bânîsinden birisi olsanız da, maâlesef pek müstekreh, pek mürteci olan İslâm Medeniyeti değil) Avrupa Medeniyetidir! O emperyalist “Medeniyet” ki asırlardır bütün dünyâya kan kusturuyormuş; ne gam! Selânikli Âfet Hanım’a pek hayrân olan Kemalist Kalemşör, onun ağzıyle yazıyor:

“(Fransızların, İtalyanların, İngilizlerin, Almanların) bütün bu millî şeref ve iddia kabarışları önünde, kendini geri bir Asya ırkının küçülmüş, iğrilmiş ve kurumuş bir dalı sanan Osmanlı çocuğunun Bosna – Hersek, Trablusgarp, Balkan ve Sevr felâketlerinden sonra yarımyamalak uyanmış millî şuurunun dibini kemiren kendini aşağı görme kompleksini parçalamak, ona Avrupa medeniyeti manzumesine girebileceğini bir çırpıda ispat ettikten sonra, insan kadar eski tarihinin zaman içindeki büyük taazzuva geçişin imkânlarını sezdirerek, ruhuna koskoca ve ebedî Türkiye hakikatinin damgasını basmak… İşte milliyetçi ve medeniyetçi Atatürk inkılâbının en esaslı temellerinden biri!

“Yeni Türk tarihi görüşü ve onun dilde ifadelenişinden başka bir şey olmıyan Türk dili hareketi, inkılâbın milliyet ve medeniyet prensiplerini daha derin bir kökte birleştirmek iradesinden doğdu. Bir tarih, kültür ve medeniyet hamlesi olan Kemalizmi yalnız iktisadî, siyasî ve hukukî bir merhaleden ibaret sananlar varsa, onların bu sonsuz Türk hakikati üstüne başlarını sarkıtmaları ve tam bir idrake varıncaya kadar düşündükçe düşünmeleri gerek!” (P. Safa 1981: 197) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 5 - 10.9.2019/344 – 349. Peyami Safa hakkında daha fazla tafsîlât için, aynı araştırmamızın 3 Eyl̃ûl̃ - 30 Ekim 2019 târihli 342 ilâ 399. tefrikalarının tamâmı mütâl̃aa edilmelidir.)

Kalem münâkaşası “kahramanlarının”, birbirleri hakkında, sonraki değerlendirmeleri, münâsebetleri

Yukarıda, Yunus Nadi’nin ve gazetesinin Sabiha Sertel’e nasıl hakâretâmîz ifâdelerle hücûm ettiğini görmüştük. Sabiha Sertel, Hâtırât’ında bu kalem münâkaşasını hiç bahis mevzûu etmiyor. Kezâ Zekeriya ve (kızları) Yıldız Sertel de… Lâkin asıl şaşırtıcı olan şu ki, Zekeriya Sertel, karısına onca ağır hakâretler savurmuş veyâ savurtmuş Yunus Nadi’den, kendi Hâtırât’ında, sitâyişle, muhabbetle bahsediyor. Hâtırât’ından bu pasajı daha evvel nakletmiştik. Onu ibretle bir daha okuyoruz:

Z. Sertel'e nazaran, (Ekim 1937’deki kalem münâkaşasında Sabiha Sertel’e en galîz hakâretleri savuran) “Yunus Nadi nâmuslu, sevimli, babacan, baba gibi muhterem bir gazetecidir”

“Yunus Nadi, namuslu bir gazeteciydi.

“Ben onun hayatını Selanik'te Rumeli gazetesinde başyazarlık yaptığı zamandan beri adım adım izlemiştim. Mütevazı ve düzgün bir hayatı vardı. İttihatçılar zamanında mevkii ve nüfuzu büyüktü. O vakit istese her türlü imtiyazdan faydalanabilir, en yüksek mevkilere kadar çıkabilirdi. Fakat o gazeteci kalmayı tercih etmiş, servet ve mevki gözünü kamaştırmaya yetmemişti. Sadece gazeteci olarak kalmış ve öyle yaşamıştı.

“Milli Kurtuluş Savaşı sıralarında da Ankara' da Yeni Gün adında bir gazete çıkararak yoksunluk [mahrûmiyet] içinde Kurtuluş Savaşı'na hizmet etmişti. Amerika dönüşü Ankara'ya gittiğim zaman onu yine gazetesinin başında bulmuştum. Bir hanın iki odasına sığınmıştı, gazetesini orada çıkarıyordu. Evinde doğru dürüst eşya bile yoktu. Bütün öteki mebuslar gibi o da harp yıllarını yoksunluk ve sıkıntı içinde geçirmişti. Sevimli, babacan bir adamdı. Etrafına ve beraberinde çalışanlara kendisini sevdirmişti. Hepimiz ona bir baba gibi saygı gösterirdik.

“Ben bu satırları kaleme aldığım sırada [1968] Cumhuriyet, oğulları Nadir Nadi ve Doğan Nadi'nin elindedir. Evlatları böyle zengin bir mirasa konmuşlardır. Bu gençler gazeteye bağımsız ve tarafsız bir kişilik vermişlerdir. Hatta birçok bakımdan Cumhuriyet gazetesi ileri gruplarla işbirliği yapmaktadır. Yalnız beni üzen şey gazetenin kurucuları arasında adımın unutulmuş olmasıdır.” (Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, 2001: 117-118)