Emredilmesi imkânsız olan üzerine

Sessizlik, en kudretli davettir.

Ağır ahşap kapıların ardında, nefes alıp vermenin bile görünmez tüzüklere bağlandığı o devasa yapıların mermer koridorlarında yürürken, göğsümüze hep o aynı yorgunluk oturur. İnsanı toprağından koparıp sadece bir istatistik eğrisine indirgeyen bu yapılarda, önü ilikli silüetler hep aynı kuruyan dudaklarla karşımıza çıkıyor. Suyu tamamen çekilmiş bir nehir yatağına borularla zorla akıntı vermeye çalışır gibi, şu buz tutmuş koridorlara biraz tebessüm, insanlarımızın arasına biraz bağ ekelim istiyorlar. Oysa ruh, emir komuta zincirini tanımaz.

Eskilerin kervansarayların şerbetli sohbetlerinde demlediği bir idrak düzeyi vardır. İrtical-i Kalb derler buna. Kalbin doğaçlaması. Bir insanın hiçbir dış baskı, hiçbir kazanç hesabı, hiçbir dayatma olmaksızın salt varoluşunun saf tadına varmak için eyleme geçmesi. Bu hal bir puan tablosu, bir yarış ya da zoraki bir alkış tufanı talep etmez. O, fıtrat ile kurulan sessiz bir sözleşmedir. Direksiyona sıkı sarılmış bir adamın, yolda gördüğü bulutu bir an atlıkarıncaya benzetip içten içe gülümsemesindeki o sırsız eylemdir. Kimseye ispatlanması gerekmeyen, sadece yaşandığı için kıymetli olan bir dirilik anı.

Bu uçurumu en çarpıcı biçimiyle görmek için kelimelerin boyasını kazıyıp iki anı üst üste bindirmek yeter. Olgular kendi çıplaklıklarıyla hükmü zaten verir.

Küresel bir şirketin yönetim kurulu, çalışan aidiyetini artırmak adına herkesin katılmakla yükümlü olduğu, kaybedenin elendiği bir motivasyon serisi başlattı.

Aynı şehrin arka mahallelerinde, yorgun bir baba sobanın yanına oturdu, elindeki mandalina kabuklarından çocuklarına küçük bir yelkenli yaptı. O derme çatma kabuğun etrafında saatlerce süren, şölene dönen bir huzur iklimi kuruldu.

İkisi arasındaki mesafe, uçurumdan da derindir. Biri insanı denek masasına yatırırken, diğeri onu kendi evinin başköşesinde saf bir muhabbetle ağırlar.

Bu inat, kökleri çok eskilere uzanan bir hasreti doğurur. Eski bir rivayette Zemheri Obası’nın yüzsüz yontusundan söz edilir. Meydanın tam ortasında, nefes almayan yekpare taştan devasa bir kütle. Obanın insanları asırlar boyu toprağı eşelemekten yüzlerini göğe dönmeyi unutmuşlar, tebessüm paslanmış bir efsaneye dönüşmüş. İleri gelenler bu hüznü dağıtmak için, o soğuk taş kütleye her sabah bir tebessüm kazınmasını ve herkesin o yontunun etrafında toplanıp görev icabı gülümsemesini şart koşmuşlar. Fakat yüzlere zorla giydirilen o gergin sırıtmalar arttıkça, o ağır taştan obanın üstüne genzi yakan acı bir sızıntı başlamış. Zoraki eylem toprağın bağrını zehirlemiş; ekinler küsmüş, sular acımış.

Ta ki üstü başı çamur içinde bir çocuk, cebindeki çakıl taşını o koca kütlenin yakınındaki küçük bir su birikintisine fırlatana dek. Su halka halka genişledi. Çocuk hiçbir çizelgeye uymadan, hiçbir ödül beklemeden, sırf taşın çıkardığı o incecik sesin ahengini sevdiği için şen bir kıkırdama koyuverdi. İşte o an toprağın taze kokusu, insanların kulaklarında koca bir ferahlığa dönüştü. O devasa taş yığını çöküp un ufak oldu. O küçücük taş, koca bir tarihin seyrini değiştirmişti.

Odanın köşesine usulca bırakılmış birkaç renkli boya kalemi, kapı girişindeki eski bir tahta at, masanın ortasına konulmuş isimsiz bir çakıl taşı... Bunlar, hiçbir genelgenin yapamayacağı dilsiz çağrıyı yapar. Burada insan kalabilirsiniz der o taş. Ciddiyetin boğucu duvarlarında açılan incecik, aydınlık bir çatlaktır bu. Çünkü sessizlik, en kudretli davettir. Bir otoritenin insanların nasıl hissetmesi gerektiğine karar vermesi, o duygunun doğmadan boğulması demektir.

İrtical-i Kalb, bir evraktan okunarak icra edilecek talimat değildir. Dost meclislerinde, aile ocaklarında, devletin vakur kurumlarında dahi insanın fıtratını boğmayan, nefes alacak o boşlukları bırakmak her zaman mümkündür. Bir ailenin kendi içinde geliştirdiği özel lisan, bir ekibin her sabah birbirine takıldığı isimsiz latife, aslında o yapıyı ayakta tutan en sağlam kolonlardır. Katı bir ciddiyet uğruna bu doğal filizleri ezip geçmek, sadece temeli çürütür. Oysa birbirimize şüpheyle bakmak yerine karşılıksız bir tebessüm sunabilmek, dışarının yorucu dertlerini kapıda bıraktığımız o güvenli eşiği inşa eder.

Taşlaşmış yüzler geçer. Görev kâğıdına yazılmış o gergin sırıtmalar söner. Yalnızca o çocuğun güldüğü an kalır, su birikintisinin son halkasında hâlâ titreşerek.

Ve o çocuk hâlâ gülüyor..