Önce şunu ifade edeyim: Şişesi islenmiş bir gaz lambası, ancak camındaki o karalık temizlendiğinde gerçek ışığını yayabilir. Biz de başkalarına faydalı olmadan önce kendi iç aydınlığımızı artırmaya gayret etmeli; önce kendi isimizden, pasımızdan arınmalıyız.
İnsanoğlunun yanlış üstüne yanlış yapmasını izlerken bazen kendimize sormadan edemiyoruz: "Neden göremiyorlar?" Aslında cevap çok basit; çünkü onlar kendilerinden başkasını göremiyor, sadece bulundukları dar alanı fark edebiliyorlar.
Bu durumu bir gökdelen metaforuna benzetebiliriz. Her insanın farklı katlardaki pencerelerden dünyaya baktığını hayal edin. Üst katlardan bakanlar, ufkun genişliğini ve manzaranın eşsizliğini fark ederler. Kat yükseldikçe manzara muhteşem bir görsel şölene dönüşür. İnsanlar da karakterleri, ahlakları ve huyları itibarıyla bu binanın farklı katlarında ikamet ederler. Bakış açıları, bulundukları katın yüksekliği ve pencerelerinin temizliği kadardır.
Eğer bir kişi çöp dağlarının üzerinde yaşıyorsa, çevresi yığınlarla çevriliyse, ona ne kadar gün batımının güzelliğinden bahsederseniz bahsedin; ilgisini çekemezsiniz. O, sadece önündeki kirliliği görür. Çünkü ruhu ve gözü o an sadece o yığınla meşguldür. Aynen bunun gibi; insanlar günahlar ve hatalar içerisinde boğuldukları zaman, onlara iyiliği ne kadar anlatırsanız anlatın, kavramakta güçlük çekerler. Ruhun üzerindeki o kir ve pas, hakikatin görünmesine engel olan kalın bir perde gibidir.
Sonuç olarak; insanları sadece eleştirmek ya da onlara göremedikleri güzellikleri dayatmak çözüm değildir. Önce onları o kirden kurtarmak, ruhlarını arındıracak temiz bir alana çıkarmak gerekir. Ancak o zaman etraftaki güzellikleri fark etmelerini sağlayabiliriz.
İnsan, bulunduğu konumdan gördüklerini başkalarının göremiyor oluşu nedeniyle onları küçümsememeli ve hor görmemelidir. Aksine, onların da o seviyeye çıkabilmeleri için kolları sıvamalı; onları o alt katlardan, çukurlardan veya çöp yığınları arasından elinden tutup çıkarmalıdır.
Eğer biz elimizden geleni yaptıktan sonra onlar ısrarla o yanlışlarda ve kusurlar zincirinde kalmaya devam ediyorlarsa, artık yapabileceğimiz bir şey kalmamış demektir. Bu noktadan sonra sadece yaşantımızla örnek olmaya devam etmeliyiz ki; onlar da bulundukları durumun çarpıklığından rahatsızlık duysunlar ve oradan kurtulmak için kendi içlerinde bir gayret göstersinler.
Asıl mesele şudur: Herkes bulunduğu yüksek kattan bakarsa, aşağıdakilerin gerçek durumunu fark edemez. Önce onların katına inmek ve ellerinden tutmak gerekir.
Son sözü üstadım Bediüzzaman'a bırakıyorum: "Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı imân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz."
Selamlar, sevgiler.