Geçenlerde yine aradı, hâl hatır sormak için. Oysa yakın bir tarihte çok ciddi ameliyatlar geçirmiş ve yaşa bağlı sağlık sorunları vardı. Ama yine de aradı, hâl hatır sormak için ve uzun uzun konuştuk, her aramasında yaptığımız gibi.
***
Hep böyleydi eskiden beri. Arardı sorardı. Yaşına başına, konumuna bakmadan ve devlet işlerinin o en kritik dönemlerdeki yoğunluğuna ve yorgunluğuna rağmen hep arardı. Ben dağ başındayken de, ben şehirdeyken de O, hep arardı, hâl hatır sormak için.
***
Sonradan şunu farkettim ki, O, hep sıkıntılı zamanlarımda arıyordu. Bunu nasıl da hissedip arardı, hala çözebilmiş değilim.
***
“Mü’min feraseti” mi olsa acep?
***
Bazen yalnızlığın zirve yaptığı gecenin bir vaktinde, ülkenin uzak ve tehlikeli bir bölgesinde dağ başındayken ben ve O, Türkiye’nin kalbi Ankara’dan Çankaya’dan berrak ve dingin bir ses tonuyla, bazen gün içinde ama yine güven veren ve rahatlatan bir üslubuyla Türkiye’yi konuşurduk, halleşirdik ve dünyevi bir sorunumuz varsa, bunu çözerdik.
***
Uzun yıllar önce Kızkulesi’nin karşısındaki sade ve vakur duruşuyla fethin sembolü Üsküdar Salacak Fatih Camii’nde bir vakit namazından sonra merhum hoca babamla namaz sonrasında “musafaha” esnasında kendisini tanıtmıştı. Ne kadar da kibar, zarif ve içtendi: Su berraklığındaki yumuşacık sesiyle, konuşmasındaki insicamla, üslubundaki incelikle ve nezaketiyle.
***
Oldum olası, çocukluğumdan beri bu tarz “özgün” kişiler hep dikkatimi çekmiştir. Hepsinin en temel belirgin özelliği hep aynıydı, benzerdi: Tevazu ve doğal bir samimiyet.
***
Şımarık değildi. Oysa bulunduğu makam devletin en tepesindeydi. Yunus Emre’yi çok severdi, O’nun gibiydi. Sade ama maneviyatı zengin bir gönül eriydi.
***
Alışkın olmadığım ve önceleri çokça şaşırdığım bu duruma sonradan ben de alıştım. Neydi bu: Yaşına başına bakmadan, cebine, konumuna bakmadan seninle sen gibi olan, sen gibi konuşan bir “insan” olmak.
***
İşte bu, ne kadar da “huzur” veren hoş bir duyguydu.
***
Sonradan düşündükçe, çocukluğumun ve gençliğimin İstanbul’unda yaşadığım semtlerde Fatih’te, Çengelköy’de, Üsküdar’da aslında merhum hoca babamın etrafında ne kadar da çok böyle “insan” varmış.
***
“İnsan” “insan”ı buluyormuş oysa. İşin sırrı bu imiş.
***
Çocuk safiyeti, masumiyeti, sadeliği ve içtenliği vardı O’nda. Üsküdar’da Ayazma, Salacak, Şemsipaşa, Kaptanpaşa, İmrahor, İhsaniye, Selimiye gibi Osmanlı bakiyesi tarih kokan güzelim mahalle aralarında ya da Isparta Eğirdir’de birlikte gezerdik, neşeli sohbetler ederdik.
***
Eskiler hep mi böyleydi acaba? Vefa, samimiyet, tevazu, sahici arkadaşlık, çıkarcı olmama, güven, emniyet…
***
O yüzden mi çok daha güzeldi o eski günler.
Öyleydi evet.
“İnsan”lar “güzel”di çünkü.
***
Prof. Dr. Sacit Adalı
O da güzeldi: Prof. Dr. Sacit Adalı, Akademisyen, Anayasa Mahkemesi emekli üyesi.
***
Bu satırlara kadar ailemize, özel hayatımıza girmiş ve Türkiye’nin de siyaseten inişli çıkışlı, dalgalı dönemlerindeki “milli” ve “cesur” duruşuyla milletimizin gönlünde taht kurmuş bir insanın profiline ilişkin küçük dokunuşlar yaptık. Ve bu dokunuşlar geniş anlamda aslında hepimiz için bir örnek olması içindi.
***
Asıl büyük resim biziz. Sahi biz nasıl görünüyoruz?
İşte asıl mesele bu, nasıl görünüyoruz?
***
Makamlar, mevkiler, paralar, pullar, şöhretler, şeytani kibirler ve şişinerek gezen adı, sanı, kimliği müslüman da olsa tuhaf, garip tipler!
***
Günümüzde neyi kaybettik sorusunun cevabı bu satırlarda gizli aslında! Umarım gerekli çıkarımlar yapılır.
***
Sacit hocam, aile büyüğümüz, siz güzel bir insansınız. Yurt içinde ve yurt dışında nice gönüllere dokunmuş ve hala da maddi-manevi dokunmaya devam eden güzel bir insan. Milletini memleketini seven ve bu uğurda zerrece taviz vermeyen yiğit hocam. Yüce Rabbim sizleri başımızdan eksik etmesin. Amin.