Eylül ayında bir heyecan başlar.
Ülkemizde milyonlarca öğrenci okul sıralarını doldurur. Okula yeni başlayanların heyecanı, ara sınıftaki öğrencilerin heyecanı, ailelerin okul için ayırdıkları bütçeler, gezilen kırtasiyeler, alınacak kitap listeleri, çantalar, formalar… Tüm bunların piyasaya yansıması, hepsi bir başka fotoğraf sunar bize.
Bir de öğrencilerini bekleyen öğretmenlerin ve yöneticilerin hazırlıkları vardır. Burada da en çok yöneticiler yorulur. Yaz boyu gelecek dönemin hazırlıkları yapılır. Kimi yöneticiler rotasyona girmiş, yeni okuluna başlamıştır. Ayrı bir heyecan, ayrı bir hazırlık vardır.
Yeni başladığı okulda kendisini fark ettirebilmek için muhakkak bir şeyler yapmak isteyen müdür, ilk önce Okul Aile Birliğinin kasasını yoklar. Burası tam takır kuru bakırdır; fare düşse başını yarar cinsinden. Çevresini kullanmak ister, merkezî bütçeyi yoklar, Bakanlığa talepte bulunur.
Müdür sağına bakar, soluna bakar; sorup soruşturur. Önceki müdürden bilgiler alır. Okula destek olabilecek esnaf bulunur. Okul Aile Birliği devreye sokulmak istenir. Millî Eğitimden birileri aranır. Bir heyecan başlar.
Okulda bir takım onarım işleri vardır. Sıralar eskimiştir, sınıflardaki teknolojik altyapıda sorunlar vardır. Sıralar çizilmiştir, tahtalar bozulmuştur, duvarlar çizilmiştir, boyalar eskimiştir. Okulun sıhhi tesisatında ve elektrik işlerinde sorunlar vardır. Hepsi tespit edilir, üst mercilere bildirilir, raporlar tutulur, talepte bulunulur, destek aranır.
Tam bunlarla uğraşılırken okula yeni kaydolan öğrenciler gelir, veliler gelir. Kimisi nakil yaptırmak ister, kimisi nakil gelmek ister. Tüm bunların muhatabı okuldaki müdürdür, müdür yardımcılarıdır.
Sonra Öğretmenler Kurulu yapılır. Öğretmenler gelir, toplantılar olur. Öğretmenler ders programlarının istedikleri gibi yapılmasını isterler. Bazı talepler yerine getirilemez. İlgili müdür yardımcısı çırpınıp durur; saatlerce bilgisayar başında program yapmaya, programları oturtmaya çalışır.
Bir de işin üst tarafı vardır.
İl Millî Eğitimde durum biraz daha farklıdır. İlköğretimden liseye birçok alanda sorunlar masaya yatırılır. Aslında birçok sorun anında çözülebilecekken işin bürokrasisi, karmaşası, siyaseti, başka hesapları ve talepleri derken herkes orada kendini göstermek ister.
Merkezî yönetimin çok güçlü oluşu, yerel bürokrasideki imkânların kısıtlanması aslında taşrayı zora sokmaktadır. Taşranın elinin oldukça rahat olması, manevra alanının geniş olması lazım. Ama ne yazık ki ülkede ipler hep merkezde. Dolayısıyla merkezden yönetim işi ağırlaştırmakta, süreç uzamakta, insanlar strese girmektedir.
Ufacık talepler için bile Bakanlıktan izin beklenir. Oysa her iş yerinde çözülmüş olsa böyle bir sorun kalmayacaktır. Bakanlığa güçlü bir denetim ve koordinasyon düşecek, en küçük bir iş bile Bakanlık vasıtasıyla çözülmeye çalışılmayacaktır.
Bir başka husus da taşradaki inisiyatif almak istemeyen yöneticilerin işi yukarıya havale etmesidir: “Ankara belirlesin, Bakanlık belirlesin, Bakanlık onay verecek, Bakanlık onay vermedi, Bakanlıktan izin alamadık. Biz aslında bunu çözerdik.”
Tüm bunlar herhangi bir yere mahsus bir durum değildir. Ülke genelinde, bürokrasinin her alanında benzer sorunlar yaşanmakta ve görülmektedir.
Özellikle eğitim alanında İl Millî Eğitim Müdürleri bu noktada çok yorulmaktadır. Bürokrasisi ayrı, siyasetçisi ayrı, vakıflar, dernekler, sendikalar ayrı… Herkesin bir talebi vardır. Aynı noktalar ve aynı isimler için farklı farklı talepler gelmektedir.
Tüm bu hengâmede tüm müdürler diken üstündedir, ateşten gömlek giymişlerdir. Görev yeri değiştirilmekle veya görevden alınmakla tehdit edilir.
Elbette siyasetin de kendince haklı tarafları vardır. Çünkü politikalarının yansıyacağı yer bürokrasidir. Ancak bürokrasi-siyaset çatışması ne yazık ki yine halka yansıyor. İşler zamanında çözülmüyor ve bu da her fırsatta iktidarın aleyhine yazılan bir durum oluyor.
Aslında oturmuş bir devlet düzeni içerisinde, kurumsal gelenek ve kültür içerisinde böyle sorunların olmaması gerekir. Demokrasinin yerli yerinde olduğu, herkesin hakkını bildiği, hukuk ve adalet duygusunun güçlü olduğu bir ülkede bunların olmaması gerekir.
Ancak bunun için bizim daha çok ekmek yememiz, çok zaman harcamamız, birkaç göbek daha geçmesi gerekmektedir.
Hâlimiz budur.
Bu tablolar her yıl tekrar edilir. Her yıl ağustosun sonu, eylülün başında eğitim camiasındaki bu hareketlilik, bu karmaşa, bu kırılganlık ve bu endişe veren durumlar söz konusu olur.
Okul müdürlerinin durumu, İl Millî Eğitim Müdürlerinin durumu, İl Millî Eğitimdeki yöneticilerin durumu genel manada böyledir.
Okullar açılırken cepheye çıkar gibi çıkar müdürler. İşler çözülür ama kimse yine memnun kalmaz. Birileri sahneye çıkar ve rolünüzü alır. Kimisi de veryansın eder.
Bizim müdür, başını iki elinin arasına alıp şöyle der:
“Ben bu işe niye girdim?”
Düşünürken telefonu çalar:
“Müdürüm, bizim görevlendirme ne oldu?”