Özgürlüğü çoğu zaman hayatın belirli bir aşamasında elde edilen bir imkân gibi düşünürüz. İnsan önce dünyaya gelir, büyür, toplumun içine girer, çeşitli sorumluluklar üstlenir ve bütün bunların ardından özgürlük talep eder. Bu anlayışta özgürlük, hayatın kendisinden ayrı bir yerde durur; sanki insanın zaten kurulmuş olan yaşamına sonradan eklenen değerli bir imtiyazdır. Oysa meseleye insanın nasıl bir varlık olduğu açısından baktığımızda bunun tersini düşünmek gerekir. Özgürlük hayatın üzerine eklenen bir şey değil, hayatın insan bakımından kurulabilmesinin temel koşuludur. İnsan yalnızca yaşadığı için insan değildir; kendi yaşamıyla bir ilişki kurabildiği, o yaşamı değiştirebildiği ve kendisini o değişimin içinde oluşturabildiği için insandır.
Özgür olmak, önümüzde duran birkaç seçenekten birini seçebilmekten daha derin bir anlam taşır. Asıl özgürlük, insanın kendisini bütünüyle verilmiş kabul etmek zorunda olmamasıdır. İnsan dünyaya geldiğinde kendisine ait olmayan fakat içinde yaşamak zorunda olduğu pek çok şeyle karşılaşır. Bir dil, bir aile, bir kültür, bir tarih, toplumsal ilişkiler, değerler ve çeşitli anlam dünyaları onun önünde hazırdır. Bunlar insanın oluşunun koşullarıdır, fakat onun nihai kaderi değildir. İnsan kendisine verilmiş olanla ilişkiye girer, onu benimseyebilir, dönüştürebilir, reddedebilir veya yeniden yorumlayabilir. İnsan olmanın önemli bir tarafı da burada başlar.
Özgürlük ile oluş arasında doğrudan bir bağ vardır. Oluş, hazır bir özün zaman içinde açılması değildir. Oluş, insanın kendi hayatında yeni ihtimaller meydana getirebilmesidir. Bu nedenle özgürlük de belirli bir sonuca ulaşmanın adı olamaz. Özgür insan, önceden belirlenmiş kusursuz bir insan modelini gerçekleştiren kişi değildir. Kendi hayatını yeniden değerlendirebilen, yanılabileceğini kabul edebilen, yön değiştirebilen ve daha önce mümkün görmediği bir hayat biçimini kurabilen kişidir. Özgürlük, insanın kendisini tamamlanmış bir varlık olarak görmekten vazgeçebilme cesaretidir.
Bu düşünce otorite sorununu da başka bir yere taşır. Otorite yalnızca insanın davranışlarını düzenlemez; çoğu zaman insanın kim olması gerektiğini de belirlemeye çalışır. Bir din, devlet, ideoloji, gelenek veya toplumsal düzen insan için yalnızca belli kurallar koymakla kalmayıp onun ne olduğunu, ne olması gerektiğini ve hangi hayatın doğru hayat sayılacağını kesin biçimde belirlediğinde, mesele artık yalnızca davranışların denetlenmesi değildir. İnsan kendi oluşunun dışında tanımlanmaya başlanır. Kendisinin ne olacağına ilişkin sorunun cevabı kendi hayatından çekilip başka bir kaynağa teslim edilir.
Buradaki sorun yalnızca baskı değildir. Daha derin sorun, insanın kendi hayatına yabancılaşmasıdır. İnsan başkasının kendisi için hazırladığı bir hayatı yaşayabilir ve bunu özgürlük sanabilir. Dışarıdan herhangi bir zorlamanın bulunmaması, insanın kendi hayatının faili olduğu anlamına gelmez. İnsan bazen özgür görünürken bile kendisine verilmiş kimliklerin, korkuların, alışkanlıkların ve değişmez hakikatlerin içinde yaşayabilir. Böyle bir durumda beden hareket eder, gündelik hayat devam eder, seçimler yapılır; fakat insanın kendi oluşuna katılma kapasitesi giderek zayıflar.
Özgürlüğün daha derin karşıtı, insanın kendisini artık değiştiremeyeceğine inanmasıdır. Kendisine verilmiş olanın mutlak olduğuna inanan insan, kendi hayatının imkânlarını da sınırlandırır. Hayatın anlamı, kimliği, ahlakı veya geleceği onun için önceden belirlenmiş hale gelir. Böyle bir hayat düzenli ve güvenli olabilir; fakat güvenlik ile özgürlük aynı şey değildir. İnsan bazen güvenli bir hayat uğruna kendi oluş imkânından vazgeçebilir.
Özgürlük ise koşulsuz bir boşlukta ortaya çıkmaz. İnsan bedenlidir, dünyaya bağımlıdır, başkalarıyla ilişki içinde yaşar ve tarihsel bir varlıktır. Bu koşullar ortadan kaldırıldığında özgürlük ortaya çıkmaz. Tersine, özgürlük tam da bu koşulların içinde belirir. İnsan kendisine verilmiş olan koşullarla ilişki kurarak onların anlamını ve kendi hayatındaki yerini değiştirebilir. Özgürlük dünyadan kurtulmak değil, dünya ile kurulan ilişkiyi dönüştürebilmektir. İnsan ancak ilişkiler içinde özgürleşir; çünkü insanın kendisi de ilişkiler içinde oluşur.
Burada özgürlüğü sınırsız bir bireysel keyfilikle karıştırmamak gerekir. Kendi hayatını kurabilmek, başkalarının hayatını yok sayabilmek anlamına gelmez. Tam tersine, kendi oluşunu ciddiye alan insan başkasının da kendi hayatının faili olduğunu fark eder. Özgürlük, başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırdığında kendi anlamını da tüketir. İnsan kendisini ancak başkalarıyla birlikte yaşadığı dünyada oluşturabildiği için özgürlük aynı zamanda ortak bir hayatın meselesidir.
Bu yüzden özgürlük yalnızca siyasal düzenin sağlayacağı bir haklar toplamı değildir. Siyasal özgürlük elbette vazgeçilmezdir; fakat onun altında daha temel bir mesele vardır. İnsan kendi hayatını kurabilecek durumda mıdır? Kendi düşüncesini oluşturabilir mi? Kendisine sunulan hakikatleri sorgulayabilir mi? Kendisinden beklenen kimliği değiştirebilir mi? Yanlış yapma, geri dönme ve başka türlü olma hakkına sahip midir? Özgürlüğün gerçek anlamı bu soruların içinde belirir.
İnsan hayatının en temel niteliği belki de tamamlanmamış olmasıdır. İnsan bitmiş bir varlık değildir. Onun hayatı sürekli olarak yeniden kurulabilir. Bu nedenle özgürlük hayatın dışında duran bir hedef değil, hayatın kendi hareketidir. Özgürlük varsa oluş mümkündür; oluş varsa insan kendi hayatına katılabilir. İnsan kendi hayatına katılabildiği ölçüde de gerçekten yaşar.
Özgürlüğü hayatın zemini olarak düşünmek, insana hazır bir gelecek verilmediğini kabul etmektir. İnsan kendisine verilmiş değildir; kendi hayatını oluşturma imkânı içinde vardır. Bu oluşun sonucu önceden belirlenmiş değildir. Hayatın anlamı da insanın dışında tamamlanmış bir paket olarak beklemez. İnsan yaşarken anlam verir, ilişki kurarken kendisini değiştirir, seçerken kendisini yeniden oluşturur. Özgürlük tam olarak bu açıklığın adıdır.Hayat özgürlükten sonra başlamaz. İnsan hayatı, özgürlüğün içinde oluşur.