Günlerce kaçınılmazlık hissi üreten yayın dili, savaş başladığında kimin zihnini rahatlatmayı amaçlıyordu?
Günlerce ekranlardan yükselen "ABD bu gece vuracak", "operasyon başlıyor", "geri sayım başladı" manşetleri, habercilik refleksinden çok bir atmosfer mühendisliğini andırıyordu. Henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal, kesinlik diliyle sunuldu. Haritalar açıldı, askeri gemilerin rotaları tartışıldı, uzman yorumlarıyla savaş senaryoları yazıldı. Toplumun zihninde adım adım bir beklenti üretildi.
Soru basitti. İnsanlar gerçekten bilgilendirildi mi, yoksa bir senaryonun içine mi çekildi?
Sonra saldırı başladı.
Peki gerçekten rahatladınız mı? Yoksa zaten günlerdir zihinsel olarak buna hazırlanmış, kaçınılmaz olduğuna ikna edilmiş miydiniz?
Bu süreçte özellikle CIA ve Mossad etrafında kurulan anlatı dikkat çekiciydi. Bazı yayın organlarında bu iki istihbarat yapısı neredeyse mitolojik bir güce dönüştürüldü. "Her şeyi bilen", "her yere sızan", "hiç hata yapmayan” bir operasyon aklı imajı tekrar tekrar üretildi.
Oysa istihbarat örgütleri de insan yapısıdır. Hata yaparlar, yanılırlar, yanılgılar üretirler. Medya dili analiz etmek yerine efsaneleştirmeyi seçtiğinde ortaya gazetecilik değil, psikolojik etki çıkar. Güç merkezlerini kutsamak, kamuoyunu bilgilendirmek değildir.
Savaşlar artık yalnızca tanklarla, füzelerle ya da uçak gemileriyle yürütülmüyor. Bilgi alanı da savaşın bir parçasıdır. Psikolojik harp, toplumların zihninde kaçınılmazlık duygusu üretir. Bir kamuoyuna sürekli “karşı konulamaz güç” anlatısı verildiğinde özgüven aşınır. “Nasıl olsa olacak” düşüncesi direnç mekanizmalarını zayıflatır.
İran meselesi bu tartışmanın merkezindeydi. Ancak bazı medya organlarında İran sistematik biçimde küçültüldü, itibarsızlaştırıldı ve tek boyutlu bir dile mahkûm edildi. Analiz geri çekildi, psikolojik yönlendirme öne çıktı.
ABD askeri kapasitesi ve İsrail güvenlik doktrini ise neredeyse sorgusuz biçimde sunuldu. Uçak gemileri, füze sistemleri ve askeri yığınaklar “yenilmez güç” hikâyesi eşliğinde anlatıldı. Oysa tarih nettir. Hiçbir askeri güç mutlak ve sonsuz üstünlük kuramamıştır. Stratejik denge yalnızca silah gücüyle değil, siyasi irade ve toplumsal dirençle belirlenir.
Türkiye bu süreçte temkinli bir dış politika izledi. Gerilimi tırmandıran değil, dengeleyen bir çizgi tercih edildi. Devlet aklı heyecanla değil hesapla hareket eder.
Fakat medyanın bir kısmı bu itidalli duruşu görünmez kıldı. Türkiye’nin stratejik denge politikası arka plana itilirken dış güçlerin askeri ve istihbari kapasitesi sürekli öne çıkarıldı. Psikolojik harp tam da böyle işler.
Burada artık açık konuşmak gerekir. Eğer bir ülkede medya dili yabancı istihbarat örgütlerinin stratejik anlatısını yeniden üretmeye başlıyorsa, "enilmezlik" miti dış merkezler lehine inşa ediliyorsa ve toplumun zihnine “her şeyi onlar planlıyor” fikri yerleştiriliyorsa bu yalnızca bir yayın tercihi değildir. Bu doğrudan milli güvenlik meselesidir.
Bir ülkenin çıkarları yerine başka merkezlerin psikolojik üstünlüğünü besleyen yayın çizgisi masum değildir. Bu, stratejik bilinç aşınmasıdır.
Sürekli dış istihbarat örgütlerini efsaneleştiren, askeri gücü kutsayan ve bölgesel aktörleri küçülten bir anlatı toplumsal direnci zayıflatır. Medya güç merkezlerinin propaganda aracına dönüştüğünde kamusal sorumluluğunu yitirir. Türkiye’de bilgi alanında yürütülen psikolojik harbin farkına varmak zorundayız.
Korku merkezli yayıncılık, yenilmezlik mitleri ve tek taraflı güç anlatıları sağlıklı kamuoyu oluşturmaz bağımlı bir zihin üretir.
Gücü analiz etmek başkadır.
Gücü kutsamak başkadır.
Eleştirmek başkadır.
Algı üretmek başkadır.
Asıl mesele savaşın nerede başladığı değil, zihnin nerede teslim olduğudur. Yenilmezlik masallarıyla büyütülen her korku, stratejik bilinci biraz daha aşındırır. Oysa bir ülkeyi ayakta tutan şey başkalarının kudreti değil, kendi aklına ve iradesine duyduğu güvendir.