Geçen akşam Hazzopulo'nun loş ve asırlık koridorlarından eve doğru yürürken; zihnimde hâlâ kütüphanedeki tahta döşemenin o köhne iniltisi, cebimde ise ağır bir kütle gibi duran o mesaj vardı. Yıllarını bildiğim bir dostumdan geliyordu.

Borges'in Kum Kitabı'ndaki gibi insanın aniden kendi geçmişiyle çarpışmasından, yirmili yaşların öksüz trenlerinden ve nereye varacağı meçhul seyahatlerin isli tortusundan söz ediyordu. "Bir kaybedenin ruhî derinliğini aşırmış gibi hissediyorum" diyordu. Gözlerinin dolduğundan, sürekli çekip giden bir veda adamı olduğundan, o derin melankolinin varoluşunu nasıl esir aldığından dem vuruyordu.

Hüznün mimarisi, dışarıdan bakıldığında insana her zaman ihtişamlı görünür.

Oysa o taşların arasında yürürken, insanın kendi yıkımını kutsamasının ne kadar tehlikeli bir konfor alanı olduğunu düşündüm. Adımlarımı daha da yavaşlattım; Hazzopulo'nun rutubeti neredeyse elle tutulur bir ağırlıkla çökmüştü omuzlarıma. Tam yedinci adımda o ağır kelime zihnimde yankılandı: Tahassür Kapanı. Geriye dönemeyeceğini bildiğin bir geçmişe duyulan özlemin, bugünün eylem gücünü felç etmesi hâli. İnsanın, tamamlanmamış bir hikâyenin yasını tutarken yazabileceği yeni satırları heba etmesi.

Zihnimin bir köşesinde dostumun sesi yankılanmaya devam ediyordu: "Arayışlarım, bulamayışlarım, nereye gittiğimi bilmeden sürüklenişlerim..."

Tam o sırada gözüm, çaycının masasında unutulmuş bir gazeteye takıldı. İsrail ve Lübnan'ın kaderi, Washington'daki serin odalarda çiziliyordu. Bu soğuk haberle, o an zihnimi asıl sarsan gerçeklik çarpıştı: Körfez'de, kanında bin yıllık türbedarlık mirasını taşıyan Al Faiz ailesinden 15 yaşındaki Abdullah ve akranları duruyordu. Sürgünlere ve feodal hesaplaşmalara rağmen o topraktan sökülemeyen bir kökün çocukları olarak, yaşlarından çok daha ağır bir onurun yükünü sırtlamışlardı, tek kelime şikâyet etmeksizin.

Bir yanda hayalî öksüz trenlerin yasını tutarak varoluşsal acılar çeken koca koca adamlar. Diğer yanda bin yıllık bir dirayetin ateşten yükünü taşıyan 15 yaşındaki çocuklar.

O geçitte Hazzopulo'nun sert zeminine baktım; kaldırım taşları yüzyıllarca üzerinden geçen ayakların izini sindirmiş, ama hiç çatlamamıştı. Toplumların ve bireylerin kaderi de aynen böyle çiziliyordu: nereye gittiğini bilmeyen trenlerin melankolisiyle değil, rotası belli, ağırbaşlı adımlarla.

İnsanın yeryüzündeki gölgesi, savurduğu kelimelerin çokluğuyla değil; hayatın orta yerinde yarattığı sessiz değişimin ağırlığıyla anlam bulur. Kendi yarasını durmadan kanatarak var olmaya çalışan o savruk hüzün, anlamı öylesine israf eder ki eylemin dönüştürücü kuvveti eriyip gider. Bitmek bilmeyen kendini anlatma ve ispat etme telaşı, çoğu zaman avuçlarda taşınan koca bir hiçliğin yankısıdır.

Zihni en keskin olanlar derin bir sükuneti giyinir; gücü en kavi olanlar ise en merhametli duruşu sergiler. Kendi acılarını veya arayışlarını bir vitrine koymaya tenezzül etmezler. Keşke, diyorum içimden o mesajı okurken, keşke bu sessiz ve sarsılmaz gerçeği sen de kavrayabilsen.

Karamsarlığın sığınağına çekilmek bir haktır belki; ama orada bir ömür ikamet etmek irade zafiyetidir.

Dostuma o uzun paragraflar dolusu felsefi savunmaya karşılık, sadece sokağın o ağırbaşlı sükunetiyle kısacık bir cevap yazdım. Zira uzatılan her kelime, o hüznün değirmenine su taşıyacaktı. Geçmişin öksüz trenleri, varsın yirmili yaşların paslı makaslarında kalsın istedim.

"Şimdi izninizle. Ağzına kadar buz koyup ananaslı sirkeme; söndürmem gereken hayallerden, zihnimi uyandıracak yeni hakikatlere doğru yürüyeceğim..."

Bize, gözyaşıyla ıslanmış veda mektupları değil; toprağa sıkı basan, zihnini serin tutan ve yarına dair taze ateşleri harlayan bir yürüyüş lazım. Sirkenin o keskin asiditesinde ve buzun o tavizsiz soğukluğunda, küllerinden doğan iradenin sessiz ağırlığı gizlidir.