(TARİN İZİNDE -1)

Burası Mezopotamya ve Anadolu arasındaki ticaret yollarının kavşağı, aşkın taşa işlendiği Mardin... Vakit, tıpkı bir pîr-i fânînin simâsındaki yaşanmışlığın izlerini hayretler içerisinde seyrede seyrede tarihin derinliklerine inme vakti...

Bu şehre ruh veren uygarlık ve medeniyetleri oluşturanlarla hasbihâl etme imkânımız yok belki, ammavelâkin onlardan kalan kadîm mirasın anlattıklarıyla asırlar öncesine yaşananlara şahitlik için seyrüseferdeyiz. Anlatılanlar arasında o kadar çok mitoloji, efsane, masal, hikâye ve tarihî olay var ki, bu seyahatte sadece özetin özetini serdetmekle yetineceğiz.

Şehirler her daim çok şey anlatır; kulak verip dinlediğinizde, gözlerinizi kaçırmadan seyrettiğinizde... İşte bu sebeple yine kadîm bir beldenin kalbindeyiz... İnsana hayat bahşeden Allah’ın saymakla bitirilemeyecek nimetlerinin bolca olduğu, dillerin, dinlerin ve kültürlerin huzur içinde birbirine yârenlik ettiği “Kil Mührü”nün bânisi Mardin’deyiz...

Bakalım dilden dile, kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılan efsanelerin; evlerin damlarından sokaklara dökülen masalların; her taşın, evin ve sokağın arasında hayat bulan hikâyelerin yaşandığı şehirde nelerle karşılaşacağız...

Binlerce yıllık bir pîr-i fâninin simâsını andıran şehrin geçmişinde o kadar çok kadîm ifade var ki, kelimelere dökebilmek oldukça zor. Fakat bu zorluğa rağmen Sümerlerden Akadlara, Babillerden Mitanni ve Hurrilere, Romalılardan Bizanslılara, Emevîlerden Hamdanîlere, Selçuklulardan Zengîlere, Artuklulardan İlhanlılara, Timurlulardan Karakoyunlulara, Akkoyunlulardan Safavîlere, Osmanlılardan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar birçok uygarlık ve medeniyete kucağını açan, sarıp sarmalayan, hem ruhunu hem de bedenini doyuran bu şehrin güzelliklerini paylaşmak muradımız...

Süryânîlerden Yezîdîlere, Zazalardan Kürtlere, Türklerden Araplara, Ermenilerden Şemsîlere, Yahudilerden Domlara, Çeçenlerden Keldanîlere ve Nestûrîlere kadar birçok millete yurt olan; Selmân-ı Fârisî’den Zeynel Abidin’e, Mor Yakup’dan Mor Efrem’e, İsmâil bin er-Rezzâz el-Cezerî’den Aziz Sancar’a kadar birçok ilim ve bilim insanını bağrında barındıran bu kadîm topraklar sırlarıyla insanlığın varoluşuna şahitlik etmenin erdemli duruşunu sergiliyor...

Türkiye İnternet Gazeteciliği Derneği (TİGAD) Genel Başkanı Okan Geçgel’in öncülüğünde, Mardin İl Temsilcisi (Mardin Haber) Murat Akgül’ün organizasyonuyla 9-12 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilen 11. Dijital Habercilik ve Medya Çalıştayı ve Kültürel Gezisi Programı için yurdun 4 iklim, 7 bölgesinden 100’ün üzerinde meslektaşımızla kalkıp geldiğimiz, bu şehrin bağrında sırlayıp sakladığı, dost bilip paylaştığı mâziye ve dahi âtiye dair ne varsa kadîmlikle modernlik arasındaki gelgitleri sizleri de şahit tutarak aktarmaya gayret edeceğiz...

İNSANLIĞIN GELİŞİP BÜYÜDÜĞÜ TOPRAKLAR...

Yazımızın hemen başında belirtelim, şu ânâ kadar bir bütünün parçaları olmakla birlikte apayrı özellikleriyle eski ve yeniden oluşan iki şehre tanıklık ettik; birincisi Afyonkarahisar ikincisi ise Mardin.

Evet burası Mardin; insanlığın beşiği ve dahi gelişip büyüdüğü topraklar. Tarımdan yazıya, sanattan ticarete, ilimden bilime, kültürden inanca kadar birçok hazineyi gelecek nesillere miras bırakarak fâni dünyadan berzah âlemine göçenlerin yurdu. Mardin, tarih içinde tarih, katman katman, indikçe derinleşen, derinleştikçe kadîmleşen bir şehir.

Dünya insanlık tarihi boyunca değişimle birlikte gelişim göstermiş, bununla birlikte her çağ yeni bir çağı doğurmuş. Kuzey Mezopotamya’nın önemli şehri olan Mardin, Musteryen Dönemi’nden (Eski Taş Çağı’nın ortalarından başlayıp Orta Taş Çağı’nın -Orta Paleolitik- ortalarına kadar tarihlenen dönem- M.Ö. 50.000) beri yerleşim alanı olmuş. Daha sonra hububat üretimiyle birlikte önemi daha da artmış.

Çömlek, hububat ve evcil hayvanlar, tekerlekli araçlar, taş kaplamalı yollar, tonoz ustalığı ve yüksek dereceli fırınlardan oluşan arkeolojik bulgularda bölgenin sürekli yerleşim başlangıcının M.Ö. 6 bin 750’e kadar dayandığı kanıtlanmış.

Mezopotamya ve özellikle Mardin’in en eski yerleşimcilerinin, M.Ö. 3000’in sonlarına doğru Kuzey Mezopotamya’da görülen ve Hurrilerin ataları veya yakın akrabaları Subarular olduğu tespit edilmiş. Bu dönem sonrası bölgede yaşayan Sümerler, şehir devletleri kurarken binalarda taş kullanmakla birlikte silindirik taş ve kilden mülhem mühür ve yazının ortaya çıkışını sağlamış. Bu anlamda bölge yazıya geçiş ve dil bilgisi kurallarının gelişmesinde büyük bir rol oynamış.

SÜMERLERİN FERYADI: “TANRIM BİZİ AFFET!..”

Bu gelişmelerle birlikte Mezopotamya’da yüksek bir uygarlık kuran Sümerler, şehirlerine Arabistan’ın içlerinden göç eden Akadların bir buçuk asır sonra güçlü konuma gelmesiyle demografik sıkıntılara maruz kalır. Akadlar, kendilerine kucak açan Sümerlerin şehirlerini yakıp yıkmakla kalmayıp; canlarına kastedip, devletlerini ortadan kaldırıp, uygarlıklarının üzerine çöker. (Sümerler son dönemlerinde bir kil tablete şu notu düşer: “Fark edemedik, geç kaldık aman tanrım bu vahşiler hepimizi yok edecek. Tanrım bizi affet!..”)

Akad Hanedanlığı’nın (M.Ö. 2334-2154) ortaya çıkışı ile Mezopotamya ve özellikle Mardin tarihinde 2350 yılı dönüm noktası olur. Mezopotamya toprakları üzerinde ilk defa bir imparatorluk yükselir; Sargon, Rimuş, Maniştusu, Naram-Sin ve Şar-Kali-Şarri gibi Akadların en önemli yöneticileri bölgede yaklaşık bir buçuk asır hüküm sürer.

İç karışıklıklar, doğal afetler ve dış baskılar karşısında varlık gösteremeyen Akad İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla Sümerlere gün doğar. Sümerlerin Rönesans’ı olarak adlandırılan 2’nci bin yılda Hamburabi’nin güçlü yönetimi sayesinde Babil İmparatorluğu, entelektüelliğin zirve yaptığı ve çoğaldığı bir dönemi inşa ve ihya eder. Daha sonra bölgede varlık gösteren Huri, Hitit ve Asurların Mittani Krallığı arka arkaya yaşanan iç karışıklıklarla yıpranır. Bu yıpranmanın doğal sonucu olarak Babil şehir kültürünün çöküşü hızlanır.

ABBÂSÎLER MEZOPOTAMYA’DA 5 ASIR HÜKÜM SÜRDÜ

Mezopotamya (özellikle Nisibis - bugünkü Nusaybin) M.Ö. 1’nci yüzyılda Ermenilerin etkisi altında kalır. Daha sonra ise Part İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu [3’üncü yüzyıldan, 7’inci yüzyılın başlarındaki İslâm’ın yükselişine kadar, Mezopotamya, Romalılar ve (6 ve 7’inci Yüzyıllarda Bizanslılar) Partların mirasçısı olan Sasaniler arasında âdeta bir savaş alanına dönüşür. Bununla birlikte Nusaybin bu dönemlerde Hıristiyanların belli başlı dinî merkezlerinden olur.], Bizans İmparatorluğu ve Arapların 641’de Mardin’i fethetmesiyle birlikte bölgede asırlardır hüküm süren Mecûsîliğin, Putperestliğin, Zerdüştlüğün, Museviliğin, Ortodoksluğun, Katolikliğin, Nusayrîliğin, Ezîdîliğin, Süryânîliğin dahası Hıristiyanlığın yerine İslâm inancı yayılmaya başlar.

Mardin bu dönemde de Mezopotamya’nın önemli bir şehri olmaya devam eder ve Mekke’deki Halifeliğe bağlanır. Miladi 750’ye doğru bölgede hakimiyet kuran Abbâsîler, Mezopotamya’da 5 asır hüküm sürer.

Miladi 895’de ortaya çıkan ve Mardin’de büyük şan ve şöhrete kavuşan Hamdânîler, 10’uncu yüzyılda Musul’da bağımsız bir emirlik kurar. Mardin’deki Hamdânîlerin hükümranlığı M.S. 978 yılına kadar devam eder. Hamdânîlerin gücünün azalması üzerine el-Cezîre’nin kuzeyi (Kuzey Mezopotamya) ise Kürt olan İbn Mervan’ın eline geçer. Selçuklu Sultanı Melikşah komutasındaki Selçuklular, Mervânîleri (İbn Mervan) 1089 yılında Nusaybin’de yenilgiye uğratarak Mardin bölgesinin yönetimini ellerine geçirir. Büyük Selçuklu Devleti’nin Musul Atabeyi olan Nureddin Mahmud Zengî, bölgeyi kendi kontrolüne aldıktan sonra, miladi 1130’da sefere çıkarak, Artukluları yenilgiye uğratıp, Nusaybin, Sincar ve Harran’ı alır.

ARTUKLULAR HOŞGÖRÜYÜ ZİRVEYE TAŞIDI

Mardin bölgesini bağımsız olarak Eyyübî, Memlük, İlhanlı ve Karakoyunlu hükümranlıkları altında 11’inci yüzyıldan, 15’inci yüzyılın başlangıcına kadar yöneten Artuklular, Selçukluların Malazgirt Zaferi’nden kısa bir süre sonra 1073 yılında Selçuklu Sultanı Melikşah’ın komutası altına girer. Artuklular (Harput, Mardin ve Hasankeyf bölgelerinde 1102-1409 yılları arasında hüküm sürmüş Oğuz Türkmen Beyliği) daha sonra Mardin’e yerleşerek Mardin’de küçük bir krallık (meliklik) kurar. Fakat Selahaddin-i Eyyübî’nin bölgedeki etkisi, Artukluların gücünü zayıflatır. Bununla birlikte tarihler miladi 1234’ü gösterdiğinde Artukluların elinde sadece Mardin kalır. Artuklular, bölgeyi ellerinde tuttukları süre içerisinde askeri bir güç olmakla birlikte bütün kültür ve dinlere hoşgörü gösterir. Artuklular’ın Mardin kolu hükümdarı el-Melik es-Salih Şemseddin Mahmud (1312-1363) döneminde Karakoyunluların Mardin’i almaları üzerine, buradaki Artuklu hükümranlığı sona erer.

Artuklular Dönemi’nde Mardin’de hükümranlık süren İlhanlılar (Moğollular), Pers İlhanlı Hanedanlığı’nı kurar. Arap adını alan ilk İlhanlı Hükümdarı Abu Said’in 1335’teki ölümü Pers İlhanlı İmparatorluğu’nun dağılmasına sebep olur.

15’inci yüzyılın başlangıcında Timurlenk (Aksak Timur), Mardin ve diğer şehirleri işgal etmek üzere Anadolu’ya doğru sefere çıkar. Timurlenk, Mardin’i işgal etmekle kalmayıp yakıp, yıkar. Mardin bu müessif olaylardan sonra 1406’da Karakoyunlu Devleti’nin Hükümdarı Kara Yusuf, 1430 yılında Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu Kara Yülük Osman Bey tarafından fethedilir. Şehir, Akkoyunlular Dönemi’nde (1350-1502) çok önemli kültürel gelişmeler yaşar. (Akkoyunlular döneminde bilim, ilim, sanat ve mimarî doruk noktasına ulaşır. Bugün Mardin’in neresine bakılsa bu gelişmelerin izini görmek mümkün.)

KADÎM TOPRAKLAR OSMANLI’YLA TANIŞIYOR

Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ın 1473’te Osmanlı Padişahı Sultan 2. Mehmed’e Otlukbeli Savaşı’nda yenik düşülmesi sonrası, 1508 yılında Şah İsmail, Mardin’i ele geçirerek burada Safevîler Dönemi’ni başlatır. Bu dönemde Anadolu’da üstünlüğü ele geçiren Osmanlı Devleti Hükümdarı Yavuz Sultan Selim Han, Mardin’i bir yıl boyunca muhasara altına alır. Ve nihayetinde 1516’da Mardin’i fethederek Osmanlı topraklarına katar. Fetihten sonra sancak yapılan Mardin, Diyarbekir Eyaleti’ne bağlanır. Tarihler 1550’i gösterirken Nusaybin Sancak olurken, Mardin 1557’de Âmid Sancağı’na bağlı nahiye konumuna düşer. 1564 yılında kaza olan Mardin, Diyarbekir’e bağlanır.

Osmanlı Devleti’nin 16’ncı yüzyılda zirveye çıktığı dönemde Türk topraklarına katılan Mardin, gerileme ve çöküş dönemlerine de şahitlik eder. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Sykes-Picot Anlaşması (16 Mayıs 1916) ile birlikte Osmanlı Devleti’nin parçalanmak istenmesiyle, aralarında Mardin’in de bulunduğu Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin İngiliz ve Fransızlar arasında paylaşılması hedeflenir. Fakat Mardin’de Kuvâ-yı Millîye ve Müdafaa-i Millîye Teşkilatları kurularak, içerisinde aşiret reisleri, eşraf, ahali ve hatta gayrimüslimler dahi ortak bir hedef doğrultusunda yönlendirilip, millet ve memleket aleyhindeki her türlü gelişmeye karşı mücadele başlatılır. Güney vilayetleri ile İzmir ve İstanbul işgal edildiğinde Mardin’de mitingler yapılır, protesto telgrafları çekilir. Bunun yanı sıra Millî Mücadele’yi sekteye uğratmak amacıyla bölgede gerçekleştirilmek istenen ayrılıkçı politikalara da meydan verilmez. Mardin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte bu ülkenin önemli şehirlerinden birisi olmayı sürdürür.

***

ÖNEMLİ KARARLAR ALINDI

İşte böyle kadîm bir tarihin içinden ve türlü türlü badireler atlatarak günümüze ulaşan Mardin, konumu itibariyle yeniden dünya tarihinde önemli yer tutan o eski ihtişamlı günlerine dönme gayreti sarf ediyor. Tüm dünyada insanlığın beşiği olarak kabul edilen Kuzey Mezopotamya’nın eşsiz şehri Mardin, aynı zamanda Akdeniz’den İran’a ve Anadolu’nun kuzey-güney ekseninden aşağı Mezopotamya’ya kadar uzanan dünya ticaret rotasının (tıpkı İpekyolu’nun canlılığını koruduğu dönemlerde olduğu gibi) yeniden önemli bir kavşak noktası olmayı hedefliyor. Mardin sadece ticarette değil, aynı zamanda içinde barındırdığı kendine has destinasyonlarıyla çekim merkezi olma yolunda ilerliyor.

Tarih ve kültürüyle âdeta açık hava müzesi konumundaki Mardin, 2025 yılında 20 bin yataklı otel ve misafirhanelerinde yüzde 90’ı yerli, yüzde 10’u yabancı olmak üzere yaklaşık 1 milyon turisti misafir etti. 3 milyon kişinin ise günlük ziyaretle hoşgörü şehrini huzurlu bir ortamda keşfetmesine imkân sağladı.

13’ü sinema filmi ve dizi, 9’u da yabancı yapım olmak üzere 70 çekim için müracaat alan Mardin, uygarlık ve medeniyetlerin geçit merasimi yaptığı doğal platosunu dünyaya açtı. DHMİ Mardin Prof. Dr. Aziz Sancar Havalimanı’nın 2025’te uluslararası uçuşlara açılarak gümrüklü havalimanı olması ve Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü tarafından tarihî Anıtlı Köyü’nün “En İyi Turizm Köyleri 2025” listesine dahil edilmesiyle birlikte 6 ay süren turizm yoğunluğu 12 aya yayılmaya başladı.

*

Mardin; Eski Mardin ve Yeni Mardin olarak ikiye ayrılıyor. Yeni Mardin düzenli bir Anadolu şehrini andırırken, tarihî dokusunu koruyan Eski Mardin geçmişten gelen kadîm değerleri kalbinde saklamaya devam ediyor. Mardin, kelimenin tam anlamıyla milletler, kültürler, diller ve dinler topluluğunu andırıyor. Kiliselerden yükselen çan ve camilerden felâh ve salâha davet eden ezan sesleri birbirine karışıyor.

Emperyalistlerin “kardeşi kardeşe kırdırma” oyununa rağmen çok kültürlü, çok dilli, çok dinli, çok etnik kökenli yapısına hâlel getirmeyen Mardin, farklı tarihsel dönemleri yansıtan kendine has eserleriyle, farklı dilleri konuşan, farklı dinlere ve farklı mezheplere mensup insanlarıyla bir arada ve barış içinde yaşatmaya devam ediyor.

Hristiyanlık, Musevilik ve İslâm dinine mensup toplumların bir arada, yan yana yaşamasıyla birlikte; bu inançların içinden çıkan Sünnîlik, Alevîlik, Ortodoksluk, Katoliklik, Nusayrîlik, Ezîdîlik, Süryânîlik mezheplerinin oluşturduğu çeşitlilik hoşgörünün ne anlama geldiğini dünyaya Türkçe, Arapça, Kürtçe ve Süryânîce olarak aktarıyor. İşte Mardin asırlardır bu üç din ve dört dilin, farklı kültürlerin yanyana, içiçe, bir arada barış içinde yaşamayı başardığını, başarabildiğini “kan gölüne dönen dünya”ya vakur duruşuyla haykırıyor.

Konaklarda, kafelerde, Anadolu’nun kültürel zenginliğini yansıtırcasına Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Süryânîce şarkılar dinleyenleri mest ediyor.

***

TARİH VE KÜLTÜRÜYLE AÇIK HAVA MÜZESİ GİBİ...

Mardin adı Süryânîce kaynaklarda Marde, Arapça kaynaklarda Mâridîn şeklinde anılıyor. Şehrin bugünkü adı olan Mardin’in Arapça kaynaklarda geçen Mâridîn’den geldiği ve “kaleler” manasını taşıdığı ifade ediliyor.

Doğusunda Yeşilli ve Nusaybin, kuzeyinde Savur, batısında Kızıltepe ve Mazıdağı ilçeleri ile güneyinde 32 kilometrelik Suriye sınırı ile çevrili olmasıyla birlikte 8 bin 858 kilometre kare yüzölçümüne sahip Mardin, kuzeydeki yüksek dağlar sebebiyle yazları çok sıcak, kışları ise soğuk bir iklime sahip bulunuyor. Ancak bununla birlikte mikroklima özelliğinin hakim olduğu Derik, Nusaybin ve Savur ilçelerinde Akdeniz iklimi ve karasal iklimin ortak özelliklerinden dolayı bu bölgede pamuk, fındık ve zeytin gibi ürünler yetiştirilebiliyor.

12 Kasım 2012 tarih ve 6360 sayılı Kanun’unla Büyükşehir Belediyesi statüsü kazanan Mardin; Artuklu (200 bin nüfusa sahip en büyük merkez ilçe), Kızıltepe, Yeşilli merkez olmak üzere Nusaybin, Midyat, Dargeçit, Ömerli, Mazıdağı, Savur, Derik ilçelere sahip olmakla birlikte son verilere göre 903 bin 750 nüfusu içinde barındırıyor. (“Son zamanların popüler sorusu “Herkes kendi ilinde yaşasaydı, illerin nüfusu ne kadar olurdu?” Bu soruya Mardin için verilen cevap: 1 milyon 778 bin 708. Bu cevaba göre Mardin’in neredeyse yarısı Mardin’in dışında yaşıyor.)

Bu ilçelerden Kızıltepe, Artuklu ihtişamını yansıtan Ulu Camii ve harabeleriyle; Mazıdağı, Taş Devri’nden kalma Zambırhan ve Asrihan Mağaraları ve Sümer Uygurlığı’yla; Midyat, Deyrulumur Manastırı, taş evleri ve gümüş işçiliğinin zirve yaptığı telkâri el sanatlarıyla; Nusaybin, insanlık tarihi açısından büyük önem arzeden Gınnavas Höyüğü’yle, kaleleriyle, manastır ve kiliseleriyle, camileriyle, Mor Yakup’uyla, Selmân-ı Fârisi’siyle, Zeynel Abidin’iyle; Ömerli, Asurların, Perslerin, Romalıların, Bizanslıların ve Türk İslâm Devletleri’nin bıraktığı zengin kültürel değerleriyle; Yeşilli, Romalılar devrinde yapılmış su kanalları, çeşmeler, bentler ve değirmenleriyle öne çıkıyor...

Mardin’in etnik yapısı ise yüzde 79’u Kürt, yüzde 16,7’si Arap, yüzde 3.8’i Türk ve yüzde 0.5’i ise Süryânî, Ermeni, Yezidi gibi değişik toplumlardan oluşuyor.

Devam edeceğiz, inşallah.