Postmodernizm söz konusu olduğunda, onu tanımlamak bağlamında öne çıkan anahtar kavramlardan birisi parçalılıktır. Bunun anlamı; bütünselliğin bozularak parçanın öne çıkması, her şeyin bütünsellikten uzak bir şekilde parçalar üzerinden algılanmasıdır.
Bütünselliğin bozularak parçacılığın hakim olması, moderniteden itibaren bir dizi gelişmeyle kendisini göstermiştir. Aydınlanma düşüncesinden mülhem evrensel akıl ve bilim anlayışı, yargılarında genellemeler yaparak sisteme ve bütünselliğe dikkat çekmektedir. Buna göre aklın kategorileri ve bilimin yargıları bir genelleme içermekteydi. Pre-modern dönemde merkezde Tanrı’nın olması ve buna bağlı olarak varlık ve bilginin algılanışı da bir bütünsellik taşımaktadır. Doğrusu bütünselliğin garantörü olarak “bir” olan Tanrı’nın varlığı yeterlidir.
Merkeze “insan”ın gelmesiyle bugüne gelinceye bütünsellik açısından iki aşama kaydedilmiştir. İlk aşama olan modernlikte, insanların akıllarının aynı şekilde işlediği varsayımından hareketle genelleştirici yargılar sistematik bakışa doğru insanları yönlendirmekteydi. Tabii ki buradan totalleştirici söylem, ideoloji ve düzenlerin boy vermesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Nitekim 20. Yüzyılın başından itibaren kendisini gösteren totaliter rejimler bir “akletme” biçiminin Tanrı gibi mutlaklaştırılmasının sonuçları olarak ortaya çıkmıştır.
Modernleşmeye dair bu yöndeki eleştirilerin artması postmodern niteliklerin belirginleşmesini sonuçlamıştır. Aklın ve bilimin totalleştirici tavırları karşısında bilmenin sınırları süjenin sınırlarına kadar geriletilirken aklın hakimiyet alanı da mikro düzeyde bir insanın sınırlarına çekilmiştir. Bunun önemli sonuçlarından birisi; herkesin hakikatinin kendisine alması; bir başka deyişle, evrenin bir parçası olarak kendisinden hareket ederek (kendisini merkeze alarak) yargılar geliştirmesidir ki, bunun son kertede parçalı olmaktan başka şansı yoktur.
Bütünselliğin bu şekilde bozulması postmodernite ile birlikte genel geçer bir durum haline gelmiştir. Fakat bu parçalılık tek tek bireyler söz konusu olduğunda, insanların evreni bütünsellikten yoksun olarak algılaması aslında evrenin içinde bütünselliği, kendisinin bunun içindeki konumunu kaybetmesi; dolayısıyla kaybolması anlamına gelmektedir. Fakat paradoksal olarak tek tek insanlar söz konusu olduğunda işleyen bu parçalılık, bu dönemin patronajlığını yapanlar açsısından bütünsellik içinde işlemektedir. Yani sistemin patronları parçalı bakışı genelleştirerek insanların bütünselliği algılayamamaları üzerinden ilerleyerek yönetimselliği sağlamaktadırlar.
Dolayısıyla modernlikte olduğu kadar bile evrene bir bütünsellik içerisinde bakış kalmamıştır. Dünyada cari olan eğitim, bakış açısı ve yaşam tarzları da buna göre kurgulanmaktadır. İletişim araçları da bu kurgulanımın zeminini oluşturmaktadır. Buna göre insanlar yaşadıkları yerin bütünsellik içindeki konumunu bilememekte, ele aldığı her şeyi işlevsellik çerçevesinde değerlendirmektedir. Bu sebeple insanların gözlerinden “esas”lar kaçırılarak sürekli “tali”lerde oyalanması sağlanmaktadır.
Bütünsellik ve parçalanma arasındaki ilişkide, giderek parçaların bütünün yerine ikame olmaya çalışması önemli bir problemdir. Nitekim bir insanın postmodernlikte parça olarak kendisini bütünün yerine ikamesi, son kertede ufkunun daralması anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle, kendi sınırlarını nihai sınır olarak görmesi; totalde bunun sistemik hale gelmesidir.
Tam da bu noktada Tanrı’nın tevhidi bir bakış açısıyla “bir” olarak kabul edilmesinin anlamına değinmeliyiz. Bütünselliğin bozulması insanın bakış açısından yeni tanrıların vücuda gelmesini sonuçlamaktadır. Aslında insanın kimliğinde de bölünmeler yaratan bu durumun sonu tarihsel süreçte de izleneceği üzere şizofrenidir. Bu açıdan moderniteyi depresyon, postmodernliği şizofreniyle özdeşleştiren söylemi belki tekrar hatırlayabiliriz.