0
Lirik. Özel. Anlamlı… İnsanın hayatını idame ettirmesi için vesile tayin edilen yaşam merkezinden çok daha fazlası… Konuşan bir hali, anlatan bir tavrı var. Hüznü, sevinci, mecali, çilesi, çabası var. Hepsinden ziyade, tarifine eklenen asil bir tarihi var… Yaşıyor hala… Hala tarihinde yaşatabiliyor kendisini okuyanı da…
Şehirler ve topraktan yaratılanlar kadar toprağın da bir canı olmalı… Aksi halde cezbetmez, çağırmazdı insanı… "Ben burada böylece dururken, hatta hiç aklımda yokken nedir ruhumu davet eden?" diye düşündürmezdi… Bir seher serinliğinde, bir Cuma vaktinin derinliğinde takarak kanatlarını, konmazdı akıllara… Yazılmazdı kalbin tam ortasına…
İstemenin gidebilmek için kafi olup olmadığını düşünürüm zaman zaman… Gerçekten isterse, bilirse istemeyi, vasıl olabilir mi insan? Uzaklara yakın olmak için, hasretine mi yakın durmalı önce? Hasretin olduğu yere hayal gelmez mi? Hayal peki, gerçeğin en yakınında duran menzil değil mi?
Bir yoldan geçerken daha doğrusu yolun izlerini kalbime nakşederken geldi, zaman zaman kendime sorduğum bu soruların cevabı…
Telefonun ucunda nezaketle titreyen o ses, doğum günümü kutlamak için arayan kıymetli Eğitimci/Yazar Nilüfer Zontul Aktaş'a aitti… Kendisini Ankara'ya beklediğim bir sırada, Kudüs'te tebessüm eden fotoğrafıyla duruvermişti karşımda… Şaşırmış, imrenmiş, sevinmiştim. Kudüs, bir zamandır ruhuma kendini ısrarla hatırlatan beldelerden… Ahmet Turgut'un "Kalbim Kudüs'te Kaldı" kitabını okuduktan sonra bu iştiyak, zapt edilmez bir hal aldı. Buluşamadan dünyaya veda edersem, tamamlanmadan gideceğimi düşündüren yerlerden…
Nilüfer Zontul Aktaş'ın o latif sesiyle hemhal olunca, içimde biriken cümle soruyu sıralayıverdim. Kendisi, kıymetli bir hocamızın Kudüs ziyaretinden sonra "oraları muhakkak ziyaret etmeli, görmelisiniz öğretmen hanım" demesini anlattı;
Bu yoğunluk ve hayat telaşı arasında çok umudu yoktu. "Nasıl gideyim?" derken mahzun bir gönül taşıyordu. Akabinde bir yarışma açıldığını öğrendi. "Bu yarışmaya katılmalısınız" diyen sesler, kalp ritmiyle buluşmuş olacak ki "yaz!" emri geldi; yazmaya karar verdi. O yazdıkça Kudüs sevdasına yaklaşıyordu, sevdası bile güzeldi… Sonuçlar açıklanınca birkaç günlük Kudüs gezisi hediye edildi… İstemesinin üzerinden çok geçmemişti. Temiz kalbi bir dua saatinde yanmış olacak ki, cevap çok gecikmedi…
Mekke. Medine. Kudüs. İstanbul… Her ferdin tereddütsüz solumak istediği sevda mekanları… İçindeyken de özleten, kendisindeyken de sevinç kadar tarifsiz bir hüzün duygusuyla sarıp sarmalayan... Bazen yaralı bir haletle sinemize sarılan doğu illeri; Urfa en çok, en çok Hatay, Mardin en çok… Sonra Mevlana ve Şems'in ruhaniyetini hissettiren o kutlu şehir; Konya… Toprağın da bir canı, bir çağrısı, bir nidası olduğunu fark ettiren… "Toprak senden incinmesin" mısraını tekrar tekrar söyleten… Altında uyuyan güzellerle olduğu kadar yaşanmışlıklarıyla da güzelleştiğini bildiren…
Mantıku't Tayr'da geçer;
Hz. İsa bir gün, soğuk bir derenin billur ve leziz suyundan içti. Suyun kokusuna adeta gül damlatılmış, lezzeti bal ile karıştırılmıştı. O esnada bir adam gelerek, derenin suyundan testisine doldurdu. İsa Nebi, bu misafirle hasbihal ettikten sonra yeniden su içmek istedi. Adam, kendi testisindeki sudan ikram etti. Fakat testideki su, derede içtiği o leziz sudan daha acı, daha farklıydı. İsa Peygamber şaşırdı ve Rabbine şöyle iltica etti;
"Ey alemlerin sahibi Rabbim! Bu işteki hikmeti lütfunla bana bildir!"
O esnada testi dile geldi ve şöyle söyledi;
"Bu testinin toprağı ben, eski zamanlarda yaşamış bir insanım! Dokuz kat feleğin altında binlerce kez hem küp olmuşum, hem testi, hem kap kacak… Ne yaptılar ne ettilerse ölümün acısı benden gitmedi. Ne onunla barışabildim ne de içimdeki ölüm korkusundan kurtulabildim. Suyumun acılığı bundandır…