Modern çağ dediğimiz dünyada, artık iyi haberlerle uyanmak neredeyse çok zor. Manşetlerin ağırlığıyla, yıkımın kaybın ve bitmeyen çatışmaların altında ezilerek uyanıyoruz.

Bugün dünyayı yöneten barış değil.

İnsanlığı adım adım tüketen sınırsız ihtiraslar ve arzular.

Ülkeler yıkılırken, savaşlar sürerken; liderlerin propagandaları, ideolojik tahakkümler ve güç söylemleri insanlığın önüne geçiyor.

Bir coğrafyada bombalar düşerken, başka bir coğrafyada sessizlik çöküyor içimize. Ekranlardaki harabe görüntüleri, sadece şehirleri değil, ruhumuzu da yerle bir ediyor.

Savaş artık yalnızca meydanlarda değil.

Savaş, bir annenin çocuğuna nasıl umut anlatacağını bilememesinde…

Savaş, genç bir insanın gelecek kelimesini ağzına alırken tereddüt etmesinde…

Savaş, kalabalıklar içinde bile derin bir yalnızlık hissetmemizde…

Modern dünya bize hız öğretti ama durmayı öğretmedi. Tüketmeyi kutsadı ama anlamı unutturdu.

Her şeyin yerini doldurabileceğimizi sandık, oysa insan ruhu boş bırakılmaya gelmez. Boş kalan yerleri ya korkuyla doldurduk, ya öfke ya da umutsuzluk ile.

Bugün yaşadığımız küresel çatışmalar, yalnızca politik ya da askeri meseleler değil; aynı zamanda insanın kendisiyle, birbirleriyle ve ortak vicdanla kurduğu bağın kopuşudur. Bu kopuş, insanın fıtratında var olan merhamet ve uhuvvet duygusunun zayıflamasıyla derinleşiyor. Bağımız koptukça şiddetin dili güçleniyor, insanın sesi ise neredeyse kısılıyor. Farkında olmadan, insanın insana emanet olduğu hakikatinden uzaklaşılıyor.

Belki de en tehlikeli silah, elimizdeki teknoloji ya da cephanelik değil, duyarsızlığa alışmamızdır, bir çocuğun ağlamasını izleyip “zaten dünya böyle” diyebilmemizdir.

Oysa acıya körleşmek, insanı insan yapan emanet bilincini kaybetmektir. Acıyı hissetmediğimizde barış sadece bir kelimeye dönüşür. Çünkü insan, alışarak değil, hissederek ve sorumluluk alarak yaşar. Umut ise ancak cesaretle ve merhametle korunur, aksi hâlde bu çağda en hızlı kaybolan şey, insanın kendisi olur. Acıya körleştiğimizde, barış sadece bir kelimeye dönüşür. Oysa insanlığımız, alışarak yaşamaz, hissederek yaşar. Umut ise ancak cesaretle korunur.

Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla bağırmak değil, daha derin düşünmek.

Daha hızlı taraf olmak değil, daha insani kalabilmek.

Belki dünyayı hissettiklerimizle kurtaramayız. Ama insanın içindeki savaşın biraz olsun durmasına katkı sunabiliriz. Çünkü büyük yıkımlar, küçük vazgeçişlerle başlar ve büyük onarımlar, bir insanın “ben hâlâ buradayım” demesiyle başlar.

Bugün insanın en çok unuttuğu şey, kendi kırılganlığıdır. Güçlü görünme mecburiyeti, duyguların üstünü örten kalın bir zırha dönüşür.

Oysa savaşlar, yalnızca silahların çarpışmasıyla değil, insanın acıyı inkâr etmesiyle büyür.

Her çatışma, aslında çözülememiş bir insani ihtiyacın yankısıdır.

Görülme ihtiyacı…

Anlaşılma ihtiyacı…

Değerli hissetme ihtiyacı…

Bu ihtiyaçlar bastırıldıkça, insan ya içine çöker ya da dışarıya saldırır. Biri depresyon olur, diğeri savaş. İkisi de aynı kaynaktan beslenir. Bağın kopuşundan.

Bugün çocuklar korkuyu normal sanıyor.

Gençler kaygıyla yaşamayı öğreniyor.

Yetişkinler ise, alışmak kelimesini bir başa çıkma yöntemi gibi kullanıyor.

Oysa alışmak, iyileşmek değildir.

Bir toplum, ancak yas tutabildiği kadar sağlıklıdır. Acıyı inkâr eden toplumlar, şiddeti tekrar tekrar üretir. Sessiz kalınan her adaletsizlik, bir sonraki felaketin provasıdır.

Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur:

Biz ne zaman insanı merkeze koymayı bıraktık?

Ekonomiden önce insan,

Siyasetten önce vicdan,

Zaferden önce merhamet konuşulmadıkça;

Barış yalnızca bildirilerde kalacaktır.

Bugün dünyaya düşen en büyük bomba, umutsuzluk.

Ama iyi haber şu, umut bulaşıcıdır.

Bir kişinin şefkati, bir başka kişinin cesaretine dönüşebilir.

Bir insanın “dur” demesi, bir zinciri kırabilir.

Çünkü hala insan kalmanın mümkün olduğuna inanıyoruz.