0
"Attığınız tokada karşılık vermeyen kişiden sakının. O, hem sizi bağışlamaz hem de kendinizi bağışlamanıza olanak bırakmaz."
Bernard Shaw.
Günlere dayanan, sabra yaslanan, yorgunluğunda yoğrulan bir gözlemdir; haksızın haksızlığına bir de arsızlık eklemesi. Bu hal modeli, değil söz, sükût karşısında da tahammülsüzdür. Zamana dinlenme hakkı tanımaz. Tefekkür hırkasını geçirmez üzerine. Mahcup olmak, öfke duymaktan daha az şeydir çünkü, öfke daha heybetli görünür gözüne. Bilinmez hangi ruh haliyle, sükûtu seçen, heceleyen muhatabının en hırçın kelimeleri sürer üzerine… Kuramlarda, zanlarda gizler kendini ele verişlerini. Sabır ve sükût kulağını kapatınca çığlığa, kapatınca gözünü çığlığın kalemine, zerk eder zehrin en koyu tonunu; halkın şakağına dayanan bir namlu olur kınında durmayan o tuzak öfke… Meydanlara bırakır kendini. Rüzgarın üzerine üzerine koşan laf anlamaz inatçı bir çocuğun hüviyetiyle şekillenir. Gazabı hissiyatına galip geldiği için duyamaz; gözü ve kulağı bağlayan, gönlü kilitlemeye de muktedirdir! Her şeyi çok bilen o devasa hiddet bilmez; artık tavrı muteber bir "ah" da bile asılı değildir. Sabrın edebi, cinnetin ayak sesinden daha meziyetlidir.
Meşhur bir kıssadır; "vaktiyle nefisle mücadele dersinin sonuna gelen bir derviş, varlıktan vazgeçme ve kendine ağır geleni işleme gayesiyle saçından, sakalından, kaşından kurtulmak için bir berber dükkanına gider. "Vur usturayı berber efendi!" dedikten sonra, berberin eliyle gidenleri izler. Başının yarısı bitmiştir ki içeriye bir kabadayı girer. Dervişin başına vurarak "kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım" diye kükrer. Sövene dilsiz, vurana elsiz gerektir kaidesinden hareketle sessizce yerinden kalkar derviş! Berber mahcup, ses çıkaramaz olan bitene. Başlar geleni tıraş etmeye… Fakat susmaz kabadayı, gidinceye kadar sürekli aşağılar dervişi; kabak aşağı, kabak yukarı! Kahkahalarıyla süsler hakaretlerini. Nihayet tıraş biter, kötü sözün sahibi dükkandan çıkıp birkaç adım gitmiştir ki gemden boşanmış bir at arabası hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasına kalakalır. İki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına batmış, onu oracığa yıkmıştır. Kabadayı canını teslim eder. Berber şaşkın, bir olanlara bir dervişe bakar ve gayri ihtiyari sorar: "Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?"
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın sahibini gücendirmiş olmalı…"
"Sevgili Dost" diye başladığı satırlarından birine; "Bulunduğu durumun farkında olmamak, her durumdan daha kötüdür." diye devam eder Ali Ural Posta Kutusundaki Mızıka da…
Bir başka yerde;
"Sorma tahammülün yoksa, saati kurma durduracaksan…" der.
Tasavvuf yolunun ilk basamağının incitmemek, son basamağının ise incinmemek olduğunu söyler Nakşî silsilesinin büyükleri. Bu hikmet, ince ince düşündürür çok zaman bizi… İncitmemeye muvaffak olmayı başarabilse de kul, incinmemeye nasıl muktedir olur? Üstelik fıtratı, kırgın bir nehir üzerine inşa edilmişçesine dururken… Herhalde bu halin layıkıyla kavranması, bulunduğumuz yere ait olmadığımızı tam manasıyla idrak edebilmenin üstünlüğünden geçer.
Biz, bir uzağı incinmemek temennisiyle adımlaya-duralım, mahzun gönüllerin üzerinden bir dua geçer;
Bize uysal kırgınlıklar ver Rabbim!
Yazmasın, konuşmasın, duyurmasın Sen'den gayrıya, Sen'den gayrıyı duymasın.
Selam ile…