Son günlerde sosyal medyada dolaşıma sokulan ve adına “eş değiştirmeli yoga” denilen akım, yalnızca tuhaflıkla ya da bireysel tercihlerle açıklanabilecek bir mesele değildir. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu; sınırların bilinçli biçimde silikleştirilmesi, mahremiyetin sıradanlaştırılması ve ailenin itibarsızlaştırılmasıdır.

Bu tür içerikleri üretenlerin gerçekten evli olup olmadığı, flört mü ettikleri yahut yalnızca “arkadaş” oldukları meselesi ise işin en tali tarafıdır. Zira ahlak, kişilerin medeni hâline göre değişmez. Evli de olsalar, bekar da olsalar; insanî, vicdanî ve toplumsal sınırlar vardır. Sarılmanın, temasın, mahrem alanın bir edebi vardır. Bugün “içerik” adı altında yapılan şeylerin büyük bir kısmı bu edebi bilinçli olarak yok saymaktadır.

Ne yazık ki bu mesele, “birkaç TikTok kullanıcısının rezilliği” diye geçiştirilemez. TikTok gibi küresel mecralar, neyin parlatılacağına, neyin görünür kılınacağına karar veren algoritmalarla çalışıyor. Aileyi, sadakati, mahremiyeti yücelten içerikler değil; sınırları zorlayan, dikkat çeken, tepki uyandıran paylaşımlar ödüllendiriliyor. Beğeni, izlenme ve birkaç kuruşluk kazanç uğruna insanlar, kendi değerlerini ve toplumun ortak ahlakını teşhir etmekten çekinmiyor.

Burada daha derin bir problemle karşı karşıyayız: Aile kavramının aşındırılması. Aile; sadece aynı evde yaşayan bireyler topluluğu değil, bir toplumun ahlakını, merhametini ve devamlılığını taşıyan ana damardır. Aile çökerse, toplum çöker. Mahremiyet yok edilirse, güven de yok olur. Bugün “özgürlük” diye pazarlanan birçok davranış, aslında insanı yalnızlaştıran, değersizleştiren ve köksüzleştiren bir tuzaktır.

“Eş değiştirmeli yoga” gibi akımlar; sadakatin alaya alındığı, eş kavramının anlamsızlaştırıldığı, evliliğin sıradan bir sözleşmeye indirgendği bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, ahlakı baskı, edebi gericilik, sınırı kısıtlama olarak sunar. Oysa ahlak; insanı insan yapan, özgürlüğü anlamlı kılan temel ilkedir. Sınır yoksa özgürlük değil, savrulma vardır.

Bugün gelinen noktada, aileyi ve toplumsal değerleri koruyacak güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır. Eğitimden medyaya, kültürden dijital platformlara kadar uzanan bir manevî seferberlik şarttır. Ahlak ve edep, bireyin keyfine bırakılmayacak kadar hayati meselelerdir. Bu yüzden “maneviyat bakanlığı” çağrıları, bir nostalji değil; toplumsal bir ihtiyaç olarak görülmelidir.

Son söz olarak şunu açıkça söylemek gerekir:
Toplumun çürümesi bir anda olmaz. Önce sınırlar gevşetilir, sonra normalleştirilir, en sonunda da alkışlanır. Bugün alkışlanan bu sapkınlıklar, yarının yıkılmış aileleri ve yalnızlaştırılmış bireyleridir. Ahlakı savunmak, çağdışı olmak değil; insanı, aileyi ve geleceği savunmaktır.