0

Günlerdir "Suriyeli İstemiyoruz" diyorlar. Sosyal medyada, gazete manşetlerinde, köşe yazılarında Araplara (aslında Müslümanlara) öfkelerini kusuyorlar, hakaret ediyorlar, nefret suçu işliyorlar.

"Florya sahilini Suriyeliler doldurdu, denize giremiyoruz" diyorlar. Yarım asır önce de "halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremiyor" demişlerdi. Dün hangi bilinçaltı ile köyden kente göç eden halka "plajlara hücum ettiler" dedilerse, bugün aynı bilinçaltı ile Suriyelilere "Florya sahilini doldurdular" diyorlar. Kafa aynı kafa. Bakış aynı bakış.

Bu bakışın kökeninde "tepeden tavana indirgenmiş Türk modernleşmesi" var. "Milli Eğitim" anlayışı var. Bugün içimizden çıkan bu gayri-milli, gayri-ahlaki, gayri-insani tavırı sorgulayacaksak eğitim kurumlarımızla, müfredatımızla, devletin iliklerine kodlanan çağdışı normlarla yüzleşmek durumundayız.

Evet bu ülkede Batıcılar var, oryantalisler var, jakobenler var, kendisini kalu-bela'dan beri "ayrıcalıklı" sananlar var. Bu güruhun nefret suçlarına, histeri krizlerine, bölüşmeye, ortak olmaya karşı oluşlarına alışkınız. Bünyemiz bu zevatın "aptal sarışınlıklarına" aşina. Tanıyoruz bunları. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kilis'te "Suriyelilere Vatandaşlık" bahsini açtıktan hemen sonra kopartılan vaveylanın desibeli çok daha yüksek bugün.

İşte bununla yüzleşmek durumundayız. Eğer "Yeni Türkiye" diyorsak, medeniyet tasavvurumuzu yeniden inşa ve ihya etmek istiyorsak, Cumhuriyet elitlerinin toplumun iliklerine nakşettiği bu virüsü görmek durumundayız. Zira Suriyelilere gösterilen yüksek desibelli nefret, bu coğrafyanın hamuruna, mayasına, dokusuna uygun değil. Ortada çok bariz bir paradoks ve toplumsal anakronizm var.

Kendimize, "biz hangi ara bu kadar merhametsiz olduk", "insanımız ne ara bu kadar duyarsız oldu" diye sormak durumundayız.

Belli ki zehirlenmişiz. Belli ki damarlarımıza zerk edilen zehir vücudumuza, bünyemize sirayet etmiş.

"Irksız bir ırk" türemiş. Bu türemiş ırkın, kendi ırkıyla, kültürüyle, dini normlarıyla, atalarının yaşam biçimiyle hiçbir ilgisi yok.

Tamamen köksüz, aidiyetsiz bir yaşam formundan basediyorum. Bu yaşam formunun sebeplerini fehmetmek, teşhis etmek bize yeni bir gelecek sunabilir. Aksi halde yaşanabilir, demokratik ve müreffeh bir "Yeni Türkiye"den bahsetmek mümkün değil. Eski kafa ile "yeni" inşa edilmez.

Türk modernleşmesinin "Batıcı" tarafı, Doğu insanını köklerinden kopardı. Bugün ruhen Doğu'dan kopmuş, ne bedenen ne de ruhen Batılı olamamış, kendisini hiçbir yere ait hissedemeyen bir toplum var karşımızda. Bunun adı tam olarak "toplumsal depersonalizasyon"dur. (Toplumun kendine yabancılaşması)

Toplum, kendisine "yabancılaşmış" haldedir. Bu yabancılaşmanın nüveleri, bazen Suriyelilere bakışta, bazen Ak Parti'nin tabanına gösterilen aşırı dışlamada, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın şahsında tecessüm eden iradeye karşı olan mutlak nefrette, bazen bölgede kazılan hendeklerde siper alan gençlerin kendi ailelerine, kendi çevrelerine, komuşularına karşı gösterdikleri nihilist tavırda ve bazen de ODTÜ'lü gençlerin namaz kılan öğrencilere gösterdikleri tahammülsüzlükte, yahut mezuniyet töreninde açtıkları pankartlardaki dışlayıcılıkta ve aşağılayıcılıkta görmeniz mümkün.

Korkarım ki bu sorun "otoban, köprü, havaalanı" yaparak çözülmeyecek. Bunun çözümü, "radikal bir irade" göstermekle mümkün.

Çözüm, Türk modernleşmesinin genetik kodlarındaki "yok ederek/yok sayarak var olmak" mottosunu görmek, idrak etmekle başlar.

Birinci Cumhuriyet, "reddederek" var etti kendisini. Bu ilkel var olma yöntemi, yıllar sonra "toplumsal refleks" haline geldi. Devlet, 2000'li yıllara kadar "inkar ederek, reddederek var olma" diskuru ile tahkim etti kendini. Devlet kurumları, bu diskuru belleğine yerleştirerek vatandaşına hizmet verdi. Vatandaşını kendisine muhtaç etti, muhtaç ettiği ölçüde de zapturapt altına aldı.

Toplum da devlete göre, devletin devşirme kodlarına göre kendisini güncelledi. Birinci Cumhuriyetin mantalitesine göre tanımladı kendisini.

İttihatçı zihniyetin 100 yıl önce topluma enjekte ettiği "depersonalizasyon zehiri" 100 yıl sonra toplumsallaştı ve malesef bir sosyolji haline geldi.

Son yıllarda devlet ve devletin kurumları değişmeye başladı. Ancak eski devletin gösterdiği refleksin aynısını bugün hatırı sayılır bir toplum kesimi gösteriyor. Bu kesim bir başkasını yok sayarak, yok ederek, reddederek var oluyor, var olacağına inanıyor.

Eğer öyle inanmasa, 100 yıl önce kardeş, akraba olanlar, aynı imparatorluğun vatandaşları olanlar, 100 sonra kardeşini, akrabasını, vatan-daş-ını istemez hale gelir mi?

Kendisine yabancılaşır mı?

Kendisinden nefret eder mi?

Bu bulaşıcı depersonalizasyon zehrini toplumun vücudundan, bünyesinden çıkartmak, söküp atmak, diğer zehirleri söküp atmayı başarmış, toplumu aslına, köküne rücu ettirmekle mükellef olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, Başbakan Binali Yıldırım'a ve AK Parti hareketine düşer.

Twitter: @bayramzilan