Müslüman toplumlar “İslam” ve “müslüman” kelimelerine nasıl bir içerikle yaklaşmaktadırlar? Bu soruyu bugün yüzyüze gelinen sorunlar karşısında nasıl bir tavır alındığına da bakarak cevaplamak mümkündür. Fakat sorunun sorulmasının asıl sebebi; sorunların çözümünün “müslüman” kavramına ontolojik bir anlam yüklemekle gerçekleşmeyeceğine dikkat çekmektir.

“İslam” kavramı aslında bir teoriye atıf yapılmakla birlikte, sosyolojik tezahürleri açısından baktığımızda yaşayan islam(lar)a tekabül etmektedir. Zira İslam’ın farklı okunma ve anlaşılma biçimleri vardır. Buna bağlı olarak “müslüman” kavramı ise bu teori(ler)in ete kemiğe bürünmüş profilini vermektedir. Fakat müslüman kavramı belirli bir tarih ve sosyoloji ile dolayımlanmış ve aslında çeşitlenmiş profil(ler)e tekabül etmektedir. Bunun anlamı; belirli parametrelerde uzlaşmakla birlikte müslüman kavramının farklı coğrafya, toplum ve tarihsellikler içerisinde belirginleşmesidir.

Buradan anlamaktayız ki, bir “müslüman” kavramından bahsederken ontolojik bir duruma atıfta bulunmuyoruz. Fakat evrene ve insana belirli bir paradigmadan baktığını varsaydığımız prototipi ifade etmekteyiz. Bir müslüman inandığı din olan İslam’ın “hakikat”e ifade ettiğine inanmaktadır. En uçta ise bir müslüman insanlık için İslam’ın kurtuluşu sağlayacağına inanmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’in okumasına baktığımızda İslam, Hz. Adem’den bugüne kadar devam eden bir geleneğin ismidir. Her ne kadar Hz. Muhammed’in bir peygamber olarak tebliğ ettiği dinin özel ismi olarak bilinse de, İslam bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin genel adıdır. Dolayısıyla bütün peygamberler aynı hakikati insana bildirmek üzere tarihte devinim göstermişlerdir.

Müslümanların İslam’a olan inancı (bu inancın da kendi içerisinde dereceleri vardır) onları gelecekte muzaffer kılacak mıdır? Elbette bu soruyu İslam’ın bünyesinde taşıdığı “hakikat” ile bu hakikatin tarih, doğa ve toplumla örtüşme noktaları ve ayrıca bunların tarih ve sosyoloji ile dolayımlanmış uygun formlarının oluşturulması çabası ile ilintisi olacaktır. Bir başka deyişle, hakikat ile tarihsel ve toplumsal gerçekliği birbirleriyle örtüştürdükleri oranda bu gerçekleşecektir.

Fakat müslümanların zihni arkaplanında “tarih”, “sosyoloji”, düşünce” ile dolayımlanmamış şekilde İslam’ı tarihte kendisini öznesiz bir şekilde otomatik olarak açan bir kavram olarak içeriklendirmektedirler. Buna göre zaten tarih uygun zamanda bu açılımı gerçekleştirecektir ki, neticede müslümanlar İslam’ı değil; islam müslümanları tarih ve toplumda açacaktır. Bu durum müslümanlar açısından bir tarih felsefesine dönüşmüştür. Belki de bu sebeple müslümanlar tarihe ve topluma bir şekilde müdahil olmaktan sürekli kaçınmaktadırlar. Açıkçası tarih ve toplumla kurdukları bu ilişkileri metafizikleştirdikçe, İslam ile yabancılaşmaya başlamaktadırlar.

Hegel tarihi bir şekilde usun kendisini açması şeklinde okurken, tarihe özel bir misyon yüklemişti. Aslında “ilerleme”yi içkin bu misyon sadece Hegel ve Alman düşüncesinde değil, modern düşüncede de görülmekteydi. Fransızlar daha çok insanı dışarıdan kuşatan “doğa”nın ilke ve yasalarına ağırlık verirlerken Almanlar tarihe bu bağlamda özel anlam ve misyon yüklediler. Bu anlamda tarihte varolan usun bir açılımı olarak meşrulaşmaktaydı.

Müslümanlar doğa ile tarih arasında hala sağlıklı bir düşünce kurmakta zorlanmaktadırlar. Bir yandan doğanın ilke ve kurallarını sürekli istisnalaştırarak tarihin kendi yanlarında hizalanmalarını istemekte, diğer yandan tarihi “müslüman”lıklarının kendisini açtığı bir alan olarak okumaktadırlar. Halbuki “müslüman”ın tarih ve topluma dahil olduktan sonra “hakikat”i içinde yaşadığı tarih ve sosyoloji ile dolayımlaması atması gereken ilk adım olacaktır. Dolayısıyla tarihi devindirmelidir.