12 Eylül Cumartesi günü Cerrahpaşa’da Hekimoğlu Ali Paşa Kültür Merkezi’nde kültür ve siyaset dünyamızın değerli ismi bürokrat, yönetici ve siyaset adamı Yaşar Karayel’i dinledik. Seçkin bir topluluğa “Türkiye’de Darbeler ve MTTB” konusunu anlattı. Yaşar Karayel, “Türkiye’de darbelerle milletimizin önü kesilmeye çalışıldı” diyerek, 12 Eylül ve 15 Temmuz’dan özellikle bahsetti. Darbeler sırasında, içinde bulunduğu MTTB’nin sağlam duruşunu ve darbecilere karşı kesin tavrını hatırlattı. Geçmişte Kayseri Milletvekili olarak görev yapan ve TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda 28 Şubat Alt Komisyon Başkanlığı görevini yürüten Yaşar Karayel, hain FETÖ 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında, ön saflarda mücadele edenler arasındaydı.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid Han’a yapılan darbeler; Cumhuriyet’ten sonra da devam etti. 1960 yılında milletin iradesi hiçe sayılarak seçilmiş hükümet devrildi. İhtilalden sonra halkın ne düşündüğü ve nasıl bir infial içinde olduğu, o günleri yaşayanların malumudur.
Şimdi size, ilkokula yeni başlamış bir çocuğun hafızasından 66 yıldır silinmemiş darbenin derin izlerini anlatmaya çalışacağım. Rahmetli dedem ve babam koyu Demokrat’tı. Menderes’i çok sever, İnönü’den hiç hazzetmezlerdi. 27 Mayıs günü evimizde, mahallemizde, şehrimizde matem havası vardı. İnsanlar üzgün, kızgın ama sessizdi. Bu ihtilalde kesinlikle İnönü’nün parmağı olduğuna inanıyorlardı. Çünkü arka arkaya üç seçimi de Menderes kazanmış, İnönü artık siyasi mevta olmuştu. Tekrar iktidar koltuğuna ancak askerler sayesinde oturabileceğini düşünüyordu.
Yassıada’da adaletle alakası olmayan mahkemeler başlamıştı. Dedem radyodan yayınlanan celseleri çok dikkatle dinler, biz ise defter ve kitabımız önümüzde kulağımız radyoda çıt çıkarmadan anlamaya çalışırdık. Salim Başol’un her seferinde “Sanıklar getirildiler, bağlı olmayarak yerlerini aldılar. Müdafiler hazır.” sözleriyle duruşma başlardı. İftiralar, hakaretler peşpeşe sıralanır, önceden haklarında verilen idam hükmünün sahte gerekçeleri uydurulmaya çalışılırdı. Vatanını ve miletini çok seven bu üç kahraman şehadet mertebesine ulaşırken, onlara bu muameleyi yapanlar, dünyada ve ahirette lanetle anılıyorlar. “Zalimler için yaşasın cehennem!”
12 Mart 1971 Muhtırası’nı çok iyi hatırlıyorum. Keşke Demirel hemen ceketini alıp gitmeseydi. O zaman darbeciler belki 12 Eylül’e cesaret edemezlerdi. 1980, can güvenliği olmayan, terörün nereye varacağı bilinmeyen vahim bir yıldı. Sabah evinden çıkan bir insanın akşama dönüp dönemeyeceği meçhuldü. Aslında güvenlik ve asayiş yine askerlerin elindeydi. Çünkü Sıkıyönetim vardı. Yani ordu, 11 Eylül günü de, ertesi günkü yetkiye sahipti. Fakat akan kan bir türlü durmuyordu.
12 Eylül Cuma sabahı ordu idareye el koyunca, birden terör durdu. Olaylar kesildi, silahlar sustu. Hiç kimse bunun sebebini tam olarak anlayamadı. Ancak yıllar sonra darbeciler bunu açıkladı. “İhtilal yapmak için şartların olgunlaşmasını beklediklerini” söylediler. Darbeden sonra aynı Sıkıyönetim birdenbire fırtına gibi esti. Sağ ve sol silahlı odakları dağıttı. Suçluları (!) birer birer idam etmeye başladı. Güya eşitlik olsun diye infazlar bir soldan, bir sağdan yapılıyordu. Yıllar sonra bu idamlar başdarbeciye sorulduğunda “Ne yapalım yani, asmayalım da besleyelim mi!” sözleri tarihe geçecek bir itiraf olmuştu.
Darbelerde adalet olmaz fakat “pes artık” detirten saçmalıklar ve zulüm örnekleri de unutulmamalı. İki arkadaşımın başına gelenlere çok yakından şahit olmuştum. Birisi Kültür Bakanlığı Yayınevinden aldığı “Sibirya” adlı kitap yüzünden gemiden inerken gözaltına alınmış, ancak dört gün sonra bırakılmıştı. Diğeri ise bir şikayet üzerine Selimiye’ye ifade vermeye gidince nezarete atılmış, ancak 90 gün sonra çıkabilmişti.
15 Temmuz’u ise hepimiz yaşadık ve çok iyi biliyoruz. Fakat çocuklarımıza, torunlarımıza asla unutturmamalıyız!