21. Yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu günlerde Batı Asya; Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e, Hürmüz’den Babülmendep Boğazı’na kadar uzanan hat boyunca tarihinin en ağır, en sinsi sınavından geçiyor. Yaşadığımız süreç, iki ülke arasındaki geçici bir sınır itişmesi yahut konjonktürel bir diplomasi krizi değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Atlantik merkezli kurulan küresel güvenlik ve finans mimarisi çökerken, insanlık küresel ölçekte yürütülen kanlı bir "3. Dünya Savaşı Provası"na şahitlik ediyor.

Atlantik hegemonyası kan kaybederken, küresel kütle merkezinin Avrasya’ya kayışını durdurmak isteyen güçler; kendi iktisadi ve siyasi çıkarları uğruna Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz havzasını açık bir ateş çemberine dönüştürmüş durumdadır.

Müşterek Tehdit Mimarisi ve Bölgesel Ajandalar

Oynanan bu tehlikeli oyunda sahnedeki her aktör, kendi ideolojik ve ekonomik ajandası doğrultusunda haritaya neşter vurmaktadır:

  • Washington Yönetimi: Küresel ticaret ve enerji geçiş rotaları olan Hürmüz ve Babülmendep üzerindeki denetimini koruyarak Çin ve Rusya’nın Avrasya’daki nüfuz alanını sınırlamak istemektedir. ABD, bir yandan Körfez monarşilerine milyarlarca dolarlık füze sistemleri satmaya devam edip onları uzay tabanlı istihbarat ağlarına bağımlı kılmakta, diğer yandan dolar hegemonyasını ve Amerikan askeri-endüstriyel kompleksinin çıkar çarklarını işletmektedir.
  • Siyonist Tel Aviv Yönetimi: Gazze ve Batı Şeria’da yürüttüğü soykırım, kanlı işgal ve toprak gaspını "İsrail'in güvenliği" söylemiyle perdelemeye çalışmaktadır. Gazze'deki insanlık dramı sonrası tıkanan İbrahim Anlaşmaları sürecini yeniden zorlayan Tel Aviv, Husi tehdidini tırmandırarak kendisini Körfez ülkeleri için "vazgeçilmez istihbarat ve güvenlik şemsiyesi" gibi sunma peşindedir.
  • Tahran Yönetimi: "Direnç Ekseni" söylemiyle tahkim ettiği vekil güçleri vasıtasıyla Kızıldeniz ve Babülmendep hattında küresel pazarlara karşı bir tehdit unsuru oluşturmakta; bu durumu ABD ve İsrail’in baskılarına karşı bir pazarlık kozu olarak masada tutmaktadır.

Bu şer eksenlerinin karşısında yükselen Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ittifakı ise krizlerin dış müdahalelerden arındırılarak "bölgesel sahiplenme" ilkesiyle çözülmesini hedefler. Türkiye’nin yüksek teknolojili yerli savunma sanayisi ve stratejik birikimi, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın iktisadi potansiyeli birleştiğinde, vesayeti reddeden yerli bir güvenlik mimarisi filizlenmektedir.

Tam da bu noktada, bu özgün ittifakın rüştünü ispatlayarak diğer İslam ülkeleri için bir çekim merkezine dönüşme potansiyeli; ABD ve İsrail’i olduğu kadar, ne gariptir ki İran’ı da aynı endişe hattında buluşturmaktadır.

Pahalı Füzeler, Ucuz Dronlar ve Çöken Asri Doktrinler

Suudi Arabistan’ın Khamis Mushait ve Abha gibi kritik askeri merkezlerinde sirenlerin çalması, enerji tesislerinin ve hatta kutsal mekânımız Mekke’nin füze ve SİHA’larla hedef alınması, konvansiyonel askeri doktrinlerin iflasını tescillemiştir.

Milyarlarca dolar harcanarak satın alınan Patriot ve THAAD sistemleri; birkaç bin dolarlık kompozit gövdeli kamikaze İHA’lar ve alçak irtifadan süzülen füzeler karşısında operasyonel krize girmiştir. Milyon dolarlık önleyici füzelerin ucuz dronlar karşısında hızla tüketilmesi, hava savunma şemsiyesini felç etmektedir. Yanbu Limanı yakınlarındaki perol rafinerisi ve ihraç tesislerinin vurulması, Suudi petrolünün ihracat vanalarını Hürmüz’den sonra Kızıldeniz ve Süveyş hattında da tıkamıştır. Bu tablo, parayla satın alınan konvansiyonel gücün yeni nesil asimetrik ve hibrit harp karşısındaki çaresizliğidir.

Saha görünürde bir ABD-İsrail-İran çatışması gibi sunulsa da arka plandaki çıkar kesişimleri çarpıcıdır. Husilerin taktik hamlelerle Batı gemilerine yönelik eylemlerini dondurup hedeflerini Suudi Arabistan’a ve Mekke Anlaşması’nın kalpgahına yöneltmesi, bu bağımsız ittifakı sınama amacı taşır. Doğurulan bu güvenlik açığı, ABD’ye yeni silah satışları ve askeri varlığını meşrulaştırma imkânı sunarken; İsrail’e de Körfez’e istihbarat pazarlama zemini sağlamaktadır.

Jeo-Ekonomik Koridorlar Savaşı ve Türkiye'nin Merkezi Rolü

Mesele sadece bir askeri güç gösterisi değil, 21. yüzyılın Avrasya ticaret haritasını çizme savaşıdır. Gazze’deki katliamlar ve Riyad’ın İsrail ile normalleşmeyi bağımsız Filistin devleti şartına bağlaması, Hindistan-Körfez-İsrail-Avrupa hattını kapsayan IMEC projesini fiilen kadük bırakmıştır.

İsrail’i devre dışı bırakan alternatif güzergâhlar artık yüksek sesle konuşulmaktadır. Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Doğu Akdeniz’e ve Avrupa’ya bağlanacak ticaret koridorları ile Irak merkezli Kalkınma Yolu Projesi, İsrail’i "vazgeçilmez transit ülke" olmaktan çıkarmaktadır. Tel Aviv ve Batılı güçlerin bölgeye bu denli hırçın müdahale etmesinin temelinde, bu jeo-ekonomik bypass edilme korkusu yatmaktadır.

Sözün Özü

Batı Asya ve Kızıldeniz havzasında yaşananlar gösterdi ki; vekalet savaşları, vesayetçi ittifak kaynakları ve ithal silah depoları bölgeye barış getiremez. Üçlü kıskacın yürüttüğü gerilim politikaları, küresel ekonomiyi pandemiden çok daha sert bir stagflasyon ve tedarik zinciri çöküşüne sürüklemektedir.

Bu kaotik tabloda Türkiye; tarihsel birikimi, milli savunma sanayiindeki devrim niteliğindeki hamleleri ve ilkeli diplomasisiyle bölgesel istikrarın yegâne kilit taşıdır. Mesele sadece petrol boru hatlarının emniyeti değil, küresel adalet düzeninin inşası meselesidir.

Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından her platformda haykırılan "Dünya Beşten Büyüktür" hakikati ve Filistin meselesindeki adalet ısrarı merkezine alınmadıkça ne bölgesel aktörlerin ne de küresel emperyalist odakların bu coğrafyada huzur tesis etmesi mümkün olacaktır.

Yaşananlar, insanlığı ya bu adil yönde evrilmeye mecbur kılacak ya da küresel bir kıyamete doğru sürükleyecektir. Dünyanın barış ve sükûna kavuşması, Allah’ın Adalet Nizamı’na kulak vermekten geçmektedir.

Vesselâm.