Gazze’de çocuklar bombalar altında can verirken, şimdi bir başka vahşetin daha perdesi aralanıyor. Dünyanın sözde “medeniyet” merkezlerinden biri kabul edilen bir devletin hapishanelerinde, insanlık onuru sistematik biçimde çiğneniyor. Filistinli kadınlara, erkeklere, hatta çocuklara yönelik cinsel işkenceler artık münferit suçlar değil; organize edilmiş bir zulüm düzeninin parçası hâline gelmiş durumda.

Bugün mesele sadece bir işgal değildir. Mesele, ümmetin namusuna yönelmiş topyekûn bir saldırıdır.

Bir Müslümanın bedenine dokunulan her işkence, bütün ümmetin bedenine vurulmuş bir darbedir. Bir Filistinli annenin çığlığı, Kahire’den İstanbul’a, Mekke’den Şam’a kadar her vicdanı sarsması gereken bir feryattır. Fakat ne yazık ki ümmet uyuyor… Hem de derin bir gaflet uykusuna gömülmüş hâlde.

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar’ diye yalvaran erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisâ Suresi, 75. ayet)

Bugün Gazze’den yükselen çığlık tam da budur. Yardım isteyen çocukların sesi göğe yükseliyor. Fakat ümmetin büyük kısmı hâlâ ekran başında birkaç öfkeli cümle kurup hayatına devam ediyor. Kimi ticaret derdinde, kimi makam peşinde, kimi de suskunluğunu “denge siyaseti” diye pazarlıyor.

Oysa Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Müminler birbirlerini sevmede, merhamette ve korumada bir beden gibidir. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

Peki bugün ümmet gerçekten bir beden gibi davranıyor mu?

Gazze’nin çığlığı İstanbul’un uykusunu kaçırıyor mu? Filistinli kadınların çığlıkları sarayların duvarlarını titretiyor mu? İşkence gören çocukların görüntüleri petrol kulelerini susturuyor mu?

Hayır…

Çünkü ümmet uzun zamandır acıya alıştı. Kanı seyretmeye alıştı. Tecavüz haberlerini birkaç dakika konuşup unutmaya alıştı. Ölümleri istatistik gibi okumaya alıştı.

İsrail ise bu sessizliği cesaret olarak görüyor. Çünkü zalimleri büyüten şey sadece silah değildir; mazlumların yalnız bırakılmasıdır. Firavun’u azdıran da halkın korkusu ve sessizliğiydi. Bugün de aynı korku, aynı suskunluk, aynı zillet Müslüman coğrafyasını kuşatmış durumda.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Zalimlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur.” (Hûd Suresi, 113. ayet)

Bugün zalime sessiz kalan herkes, bu ayetin tehdidiyle yüz yüzedir. Çünkü tarafsızlık diye bir şey yoktur. Mazlumun yanında olmayan, zalimin işini kolaylaştırıyor demektir.

En acısı da şudur: Filistin’de sadece insanlar öldürülmüyor; ümmetin izzeti öldürülüyor. Sadece bedenler parçalanmıyor; Müslümanların haysiyeti parçalanıyor. Ve buna rağmen birçok yönetici hâlâ İsrail’le ticaret yapıyor, diplomatik masalarda gülücükler dağıtıyor, Batı’dan aferin almak uğruna susuyor.

Bu suskunluk tarih önünde de, Allah katında da ağır bir vebaldir.

Selahaddin Kudüs’ü fethederken ümmet uyumuyordu. Çanakkale’de insanlar can verirken ümmet teslim olmuyordu. Ama bugün birkaç kınama cümlesiyle vicdanını rahatlatan bir topluluk ortaya çıktı.

Ümmet yeniden dirilmedikçe, İman yeniden yüreklere hâkim olmadıkça, Müslümanlar konforu değil bedel ödemeyi seçmedikçe, Bu zulüm bitmeyecek.

Çünkü zalimler sadece silahla değil, Müslümanların korkaklığıyla da güç kazanır.

Ve unutulmasın: Gazze’de bugün sadece Filistinliler sınanmıyor. Bütün ümmet imtihandan geçiyor.