Dün gece eski çocukluk arkadaşımın rüyasını gördüm. Ya da o benim rüyamı gördü. Artık hangimizin rüyası olduğu pek önemli değil; çünkü o rüyada ikimiz de yoktuk aslında. Sadece bir bisiklet vardı, yağmur vardı ve Vatan Caddesi’yle cami arasında uzanan o deli dumrul yolu vardı.

Rüyada birisi bisiklete biniyordu. Kim olduğunu göremiyorduk ama pedalları çevirirken ayakları ıslanıyordu. İstanbul’un o yapışkan, soğuk ve tekinsiz yağmuru... Bisikletin sürücüsü usul usul ilerliyordu, sanki cadde ona aitti, sanki trafik diye bir şey yoktu dünyada.

Sonra rüya bulanıklaştı. Bir taksi belirdi. Ya da belirmedi, zaten hep oradaydı ama görmemişti bisikletli. Taksi sürücüsünün elinde telefon var mıydı? Yoksa sadece bakışları başka bir yerde, zihni başka bir gafletin içinde miydi? Erkan mı takılıydı radyoda? Bunları hiç bilemedik. Ama taksi, yavaş yavaş, rüyadaki o aheste bir karabasan gibi bisiklete doğru yöneldi.

Arkadaşım sabah bana telefon etti. “Tuhaf bir rüya gördüm,” dedi. “Bir kaza olacaktı ama olmadı. Birisi ‘kusura bakma’ dedi ama kimse kimseye bir şey yapmamıştı ki.”

Ben de güldüm. “Belki,” dedim, “belki rüyanda gördüğün sendin. Belki bugün bisiklete bineceksin.”

O gün İstanbul’da yağmur yağdı.

Fatih’te bir yerde, cami ile Vatan Caddesi arasında, iki insan karşılaştı. Biri bisikletteydi, biri taksideydi. İkisi de “kusura bakma” dedi. İkisi de birbirine bir şey yapmamıştı. Sadece yapabilirlerdi. Sadece olabilirdi.

Birisi şükür namazı kılmadı ama kılabilirdi.

Şimdi arkadaşımla ben sokak kenarındaki o eski kafede oturuyoruz. Konuşacak çok şey var zannedersiniz ama yok. Biri sorsa “Neler yapıyorsun, hayat nasıl?” diye, cevabımız yirmi yıldır değişmedi. Bir tekerleme gibi dökülüyor dilimizden:

“Aynı be mirim... İş, güç, mücadele devam... Bir yirmi seneyi böyle erittik, gerisi de Allah Kerim. Bildiğin gibiyiz, değişiklik yok.”

Çocukluğumuzdan beri her sabah evden çıkarken söylediğimiz o duayı hatırlıyoruz sonra: “Evet Rabbim, biliyoruz imtihan çetin. Sana yalvarırım eve sağ salim, tek parça ve kirlenmeden gelebilelim.”

Bunu söylemeye başladık çünkü artık her şey olabilir diye. Küfür edilince özür dileme makamındayız. Susma makamındayız. Toplu taşıma kullanabilme sabrındayız. Enaniyetler, tahammülsüzlükler… “Bu da olmaz” dedikçe daha üstüne bir şey daha çıkıyor. En son bu lokasyonda, İstanbul’da yaşamanın formülü buymuş meğer, dedik.

O bisikletinden bahsetmiyor. Ben sormuyorum. Ama ikimiz de biliyoruz ki bu sabah bir rüya gördük. Ya da yaşadık. Ya da yaşayabilirdik.

İstanbul’da yaşamak böyle bir şey zaten. Her gün bir rüya, her sokak bir olasılık, her “kusura bakma” aslında bir “şükür ki varsın.” Her dua aslında bir hayatta kalma taktiği.

Dışarıda hâlâ yağmur yağıyor. Bir bisiklet geçiyor camın önünden. Taksi kornası çalıyor uzakta. Ben kahvemi yudumluyorum. O pencereden bakıyor.

“Bugün gerçekten bisiklete bindin mi?” diye soruyorum.

Gülümsüyor. “Bilmiyorum,” diyor. “Sen bana gerçekten telefon ettin mi sabah?”

İkimiz de susuyoruz. Çünkü susma makamındayız. Çünkü İstanbul’da yaşamanın kurallarını öğrendik artık. Belki de hepsi rüyaydı. Belki de hiçbiri. Belki de önemli olan, şu anda burada, sıcak kahvelerimizle, sağ salim, tek parça oturuyor olmamız.

Dışarıda İstanbul yaşamaya devam ediyor. Deli dumrul yolunda biri “kusura bakma” diyor. Biri “görmedim ki” diyor. İkisi de haklı. İkisi de hayatta. Ama asıl mesele, o "kusura bakma" diyebilen vicdanın hayatta kalıp kalmadığı.

Not: Bu sabah ona tekrar sordum: “O rüyayı gerçekten sen mi gördün?” “Bilmiyorum,” dedi. “Ama bisikletim hâlâ ıslak.”