Teknolojinin tarafsızlık maskesi düştüğünde geriye ne kalır?

Geçtiğimiz yıl, küresel çapta faaliyet gösteren bir veri analitiği şirketi ile dünyanın en büyük savunma alıcısı arasında bir kriz yaşandı. Olayın anatomisini tüm yorumlayıcı bağlaçlardan arındırarak masaya yatıralım:

Alıcı: ABD Savaş Bakanlığı.

Karşı Taraf: Sözleşme koşullarını reddeden veri şirketi.

Eylem: Bakanlık, şirketle iş yapan tüm firmaları federal tedarik zincirinden tek kalemde sildi. İhlal: Yok.

Çiğnenen Yasa: Yok.

Kararın Temeli: Sadece bağımsız bir "hayır" iradesi.

Bu tablo bir mahkeme tutanağı kadar soğuk ve bir o kadar nettir. Ortada bir suç yoktur; sadece anahtarı başkasının cebinde duran bir kapının arkasında sergilenmeye çalışılan, sınırları çizilmiş bir bağımsızlık yanılgısı vardır.

Aynı manzaraya gökyüzünden de bakabiliriz. Coğrafyamızın güneyinde ateşin harlanmaya başladığı o ilk günlerde, yörüngede dönen ticari uydu şirketleri, bölgeye ait görüntü akışını bir anda kesti. Bunlar borsalarda işlem gören, sivil yapılardı. Basit bir hükümet ricasıyla gözlerini kapattılar. Uydular kendi yörüngesinde dönmeye devam ediyordu. Ama aşağıda hangi coğrafyanın görüleceğine, hangi toprağın zifiri karanlığa gömüleceğine bir başkası karar veriyordu.

Yıllarca yeryüzüne pazarlanan o evrensel tarafsızlık söylemi, işte bu anlarda sessizce buharlaşır. Başkasına ait bir gözle hakikate bakmanın bedeli, ansızın kör bırakılmaktır. İradesi sizde olmayan her dürbün, vakti geldiğinde gerçeğin üzerini örten ağır bir kefene dönüşür.

İşte tam bu eşikte, küresel bir veri omurgasının tepe yöneticisi olan Alex Karp’ın kaleme aldığı yirmi iki maddelik nizamname devreye giriyor. 2003'ten beri ordulara ve istihbarat birimlerine hedefleme altyapısı kuran Palantir'in CEO'su, o ticari "inovasyon" ambalajını kendi elleriyle yırttı.

Bildirideki cümleler netti: Ürettikleri her şey, içinden doğdukları devletin ve Batı medeniyetinin hizmetindedir.

Siyasetin kendine özgü dilinde, eskilerin ferasetiyle isimlendirdiği bir durumdur bu. Kendi iradesini bir başkasının kurgusuna devretme halinin, kadim hafızada sarsıcı bir ismi yankılanır: Gölge Varlık. Bu hal; kendi ateşini harlamaktan çekinenlerin, başkasının alevi etrafında pervane olurken asıl kendi özlerini tükettiklerini fark edememe uykusudur. Karşımızdaki yapı yalnızca fikir üreten bir akademi değil; veriyi silaha dönüştüren ve gölge varlıklar arayan somut bir merkezdir. Karp'ın itirafı, yılların o sahte tarafsızlık söylemini sönümlendirmiş; geriye hakikatin o ağır, inkar edilemez kütlesini bırakmıştır. Sözün özgül ağırlığı, sahada yarattığı bu çıplak gerçeklik kadardır.

Bildirinin en derin fay hattı şu satırda gizlidir: "Bazı kültürler önemli ilerlemeler üretmiştir; diğerleri işlevsiz ve geri kalmıştır."

Bu, yeryüzünde kimin efendi sayılacağının, kimin paryalığa mahkûm edileceğinin ilanıdır. Gölge varlık olma durumu tam da burada başlar; o çarka su taşıdığınız sürece "medeniyetin" bir parçası, kendi çarkınızı kurmaya kalktığınız an "işlevsiz" ilan edilirsiniz.

Meseleyi kuru bir jeopolitik analiz olmaktan çıkarıp insanın içine işleyen bir yerden kavramak için, biraz daha yakına, o bildiğimiz sese kulak verelim.

Bozdoğan Kemeri'nin o ağırbaşlı gölgesine sığınmış, serin taş sokaklarda yankılanan bir ses vardı. Bileyici. El arabasını iterek geçen, tezgâhının çarkını ayağıyla döndüren, körleşmiş bıçaklara yeniden ağız veren o adam...

Bileyiciler mahalleye girdiklerinde bağırmazlardı. Sadece tezgâhın çarkını bir kere döndürürlerdi. Çark döndükçe, taşa sürtünen çeliğin çıkardığı o genzi yakan pas kokusu, sokağın sessizliğine adeta sızardı. Eşya uyanır, yorgun metal taşa her değdiğinde ince bir acıyla inlerken, etrafa fırlayan her kıvılcım aslında zamanın pıhtılaşmış tortusuydu. Körleşmiş bir makasın, paslanmış bir bıçağın ruhuna yeniden keskin bir irade üfleniyordu.

O kıvılcım, aslında metale sinmiş yorgunluğun, pasın ve zamanın dışarı atılışıydı.

Bugünün kıvılcımı ise ambargodur. Bize dayatılan her kısıtlama, tıpkı o taşa sürtünen çelik gibi, üzerimize sinmiş rehaveti söküp atar.

Yıllarca bize "hazır" diye sunulan her aletin, kriz anında bir başkasının çarkının sessizliğe gömülmesiyle nasıl elimizden alınabileceğini gördük. Peki o zaman ne yapacaktık? Kör bıçaklarla ekmeğimizi bölmeye mi çalışacaktık, yoksa kendi çarkımızı kurmanın yoluna mı bakacaktık?

İşte Türkiye'nin savunma sanayiindeki o sessiz, derin ve kararlı yolculuğu, bu soruya verilmiş en somut cevaptır. Bu adımlar, o gölge uykusundan uyanma ve egemenliğin görünmez sınırını kendi elleriyle yeniden çizme iradesidir.

Gökyüzünde süzülen milli hava araçları, denizlerin altını gözetleyen yerli altyapılar, harici müdahaleye kapalı sistemler... O aşılmaz sanılan sınırlar, kriz anında diplomasi masalarında değil; çok daha önce laboratuvarlarda, atölyelerde ve uykusuz gecelerde çizilir. Görüntü satın aldığınız tekel yarın "bu bölgeyi gösteremem" diyebilir. O anın politikası, o an yazılamaz. O an, ancak yıllar öncesinde atılmış dürüst ve inatçı adımlar konuşur.

Bu inatçı adımların küresel boyutta yarattığı sarsıntının büyüklüğü, maruz kalınan ambargoların şiddetinden okunabilir. Rotanız yanlış olsaydı, emin olun kimse sizi durdurma zahmetine katlanmazdı. Bütün engellemeler, varılmak istenen hedefin doğruluğunun en gürültülü şahididir.

Birileri çıkıp "Bu işte geç kaldınız, artık yetişemezsiniz" dediğinde, devleti ve aklını merkeze alan bir analiste düşen şey öfkelenmek değildir. O ağırbaşlı sükûneti koruyup, "Öyle mi? Görelim" diyerek çarka bir kez daha asılmaktır.

Perde kalktı, sahne ortada. Umut; artık bileyici beklemeyen, kendi çarkını kendi kuran mühendislerin alın terindedir.

Umut, duygusal bir sığınak değil, bizatihi rasyonel bir stratejidir. Gölge varlık olmak teslimiyetse, umut ve üretim keskin bir iradedir. Gökyüzüne baktığında artık yalnızca başkalarının uydularını görmeyen, orada kendi yıldızını da seçebilen bir aklın ferasetidir.

Çark döndükçe kıvılcım çıkar. Ve fırlayan her kıvılcım, karanlığa atılmış keskin bir imzadır. O imzayı tarihe atacak olanlar, yalnızca kendi çarkını döndürebilenlerdir.

Başkasının çarkına su taşıyanlar, tarihin değil, yalnızca coğrafyanın sakinleri olarak kalmaya mahkûmdur. Elbette, bir köşede sessizce yaşamak suç değildir. Ancak vicdan dediğimiz o ağır terazi, sığınılan gölgelerde değil; yalnızca ürettiklerinizin hesabını kendi iradenizle verebildiğiniz o hür makamda dengede durur.

Şunu asla unutmamak gerekir: Bu kadim coğrafya, başkalarının kendi ihtimallerini sınadığı, dışarıdan kurgulanmış bir tatbikat sahası değildir. Kendi çarkını döndürenler yeryüzünün faili, başkasının gölgesine sığınanlar ise o senaryonun sessiz figüranıdır.