TDV Kurban

25 Mart 2021

Çözüm İçimizde

Geçtiğimiz haftaya, baş döndürücü bir trafik hâkimdi. En çokta HDP’ye açılan kapatma davası ve Türkiye’nin TARTIŞMALI İstanbul Sözleşmesinden çekilmesi, gündeme damgasını vurdu. Akabinde ise bunu fırsat bilen belli odakların ve afilli laflarla sosyal medyadan MEYDAN OKUYANLARIN, beklenen karşı çıkışlarına şahit olduk. Ama hiç biri son 18 yılda Kürt kardeşlerimizin kazanımlarından ve Çözüm Süreci gibi bir fırsatı, HDP ile uzantılarının nasıl ifsat ettiğinden hiç bahsetmediler nedense. Tıpkı İstanbul Sözleşmesini imzalayan AB ülkelerinde bile, 11 ülkenin hala uygulamaya geçmek istemediği ve BM raporlarına yansıdığı şekliyle, Avrupa’da her 3 kadından 1’inin şiddete uğradığını konuşmadıkları gibi… Zira bu gerçeklere değinseler, saplantılı düşünceleriyle ÇELİŞECEKLERİNİ kendileri de çok iyi biliyorlar. 

O yüzden kapatma mevzusunda, DEVLETE KAFA TUTULAN bir zemine gelindiğinden, bunun bir faturası olmasının ÖRNEK teşkil edeceğini düşünenlerdenim. Bu minvalde Bağımsız Yargının en doğru kararı vereceğinden de, en ufak bir tereddüdüm bulunmuyor. Fakat başörtülü oldukları için, milyonlarca kızın geçmişte eğitim hakkını elinden alanların; kızları PKK tarafından dağa kaçırılan Diyarbakır Annelerini, bir kere dahi ziyarete gitmeyenlerin; sırf aynı siyasi görüşte olduğundan, bazı taciz ve şiddet suçlularına karşı tek bir twet bile atmayanların, İstanbul Sözleşmesi hususunda objektif bir yaklaşımı olamayacağını da belirtmekte yarar vardır. Keza her zamanki gibi siyasi ve ideolojik kıstasları kullanarak, bir tartışma içerisinde oldukları aşikâr. Onlarla ayrıştığımız nokta da, burası değil mi zaten? Çünkü kadın nesne değil, hayatın öznesidir bizim nazarımızda… En nihayetinde KADIN ANADIR, EŞDİR, KARDEŞTİR… Lakin bırakınız bir kadını, hiçbir insana, çocuğa, hayvana hatta bitkiye dahi, ŞİDDET KESİNLİKLE MAZUR GÖRÜLEMEMELİDİR elbette.  

İşte bu açıdan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin; şiddeti onaylamak, kadını sınırlamak yahut her türlü travmatik durumuna karşı sessiz kalmak, manasına gelmeyeceğini herkesin idrak etmesi elzemdir. Peki, niye çekildik o halde derseniz? Sözleşmede geçen cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet gibi kavramların, Türk toplum yapısına uymadığı gerekçesi bir başlık olarak okunmalıdır evvela. Altını ise “TOPLUMSAL CİNSİYET” kavramının, dünyada “cinsel kimlik ve cinsel yönelim” biçiminde savunulmasını, konuyu bam başka bir boyuta taşıdığı biçiminde doldurarak devam edilmelidir. Nasıl mı? Sözleşmede “cinsel yönelim ve cinsel kimlik” ayrımı yapılmamasının, LGBTİ tarzı olguları LEGALLEŞTİRME eğilimi barındırdığı muhakkaktır. Bu ise sözleşmeyi kalkan yapan LGBTİ ve bazı marjinal grupların, gelecek kuşakları tehdit ettiği/edeceği, kati surette göz ardı edilemeyecek şekilde karşımıza çıkıyor. Sakın, ne alakası var demeyin… Nitekim yine bir AB üyesi olan Polonya’nın “LGBT'yi güçlendirdiği” gerekçesiyle, "Sözleşmedeki ideolojik unsurları reddediyoruz. Biyolojik cinsiyete karşı sosyo-kültürel cinsiyet dayatılıyor" diyerek çekilmeye hazırlanması, sanırım cevap olarak yetecektir. 

İlaveten NAMUS mefhumunun, İstanbul Sözleşmesinde “Sözde Namus” biçiminde yer almasını ve şiddete yol açan bazı RİSK FAKTÖRLERİNDEN, hiç birine yer verilmemesini de buna ekleyebiliriz. Kaldı ki DSÖ’nin son verilerine göre alkol bağımlılarının, bağımlı olmayanlara nazaran 12 kat; madde bağımlılarının ise 16 kat daha fazla saldırganlık sergilediği aşikâr… Şimdi soruyorum: Hani İstanbul Sözleşmesi eksiksizdi? Hani hayat kurtarırdı? Bunun yerine Batı hayat anlayışının esas alındığı ve aile yapısının, feminist ideolojilerin insafına bırakıldığı şeklinde bir tabir daha doğru olmaz mı? Bence gayet doğru olur. Zira BİZİ AYAKTA TUTAN AİLE YAPISI ve DEĞERLERİN, şuan ki Batıda çöken aile yapısı ve değerlerle MUKAYESESİNİ YAPMAK çokta zor olmasa gerektir.

Hülasa Kadına Yönelik Şiddet konusunda, en az siyasetçiler kadar diyanetçilerin, hukukçuların, sosyal bilimcilerin, aydın ve alimlerin inisiyatif alması bir zorunluluktur. Bunun yanı sıra küçük yaşlarda çocuklarımıza ahlak, vicdan ve merhamet eğitimini veremezsek, bu sonu çözemeyeceğimiz de açık. Ayrıca ilgili kanunları iyice okumak, varsa eksiklikleri belirlemek ve gerekli tedbirleri yine KENDİ HUKUK SİSTEMİMİZDE revize etmek ise tüm paydaşlarca değerlendirilmelidir. Yani ÇÖZÜM İÇİMİZDEDİR (Ankara Mutabakatı). Yani bizleriz özetle. Yoksa bu sorununa batıdan bakan, çeşitli menfaat hesapları güden ve tarihi kültürümüzü aşağılayan bir anlayışın, Türk toplumunu FELAKETE sürüklemesi hiçte ütopik sayılmaz. Hele hele sözleşmeden çekilmemize, Biden bile endişelenmişken…

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement