Resulullah (S.A.V.) ve ashabının Mekke’de maruz kaldığı ambargoyu hatırlayalım. Müslümanlar ağaç köklerini yiyecek kadar yoksulluğa düşmüş, ekonomik ve ticari kuşatma altında yoksulluk ve çaresizlik ile karşı karşıya kalmışlardı. Ancak ne Allah Resulü küfre karşı duruşundan geri adım atmadığı gibi ashabıda içinde bulundukları sıkıntılı sürecin müsebbibi olarak kendisini görmedi. Eğer görselerdi, Hendek’te açlıkla mücadele ederken ellerinde kılıç, ölüme tebessümle yürüyebilirler miydi?

Hendek Savaşı’nda açlık, yokluk ve ölüm korkusu varken; münafıklar Ensar ve Muhacir arasında fitne çıkarmaya çalıştı. “Bizi bu hale getiren Muhammed’dir” dediler. Fakat ashabın Resulullah’a olan bağlılığında zerre miskal sarsıntı olmadı. Çünkü onlar işin farkındaydılar; Resulullah (S.A.V.) bir peygamberdi ama aynı zamanda beşer olarak Allah’a kul olmanın derdindeydi. Ashabın ona itaati, yalnızca peygamberlik vasfı gereği değil ilayı kelimetullah davasına olan bağlılıklarıydı.

Bu şuurun dikkate değer örneklerinden biri “İfk hadisesidir.” Hz. Aişe (RAH) annemiz, en ağır imtihanlardan birini yaşadı. Ayetle temize çıkarıldığında annesi, Resulullah’a teşekkür etmesini istediğinde O; “Hayır! Vallahi olmaz. Ne ona teşekkür ederim ne de Allah’tan başkasına hamd ederim. Benim paklığımı inzal eden O’dur.” diyerek ibretlik bir cevap veriyordu.
Bu söz, müminler için günümüze uzanan bir nirengi noktasıdır; “Hakikat şahıslar üzerinden değil, omuzlanan dava üzerinden okunur.”

Bugün yakın tarihimize bakalım. 28 Şubat sürecini hatırlayalım. Başörtüsü ve namaz kamu kurumlarında yasaklanmış, dindarlar öz vatanlarında dışlanmış, Kur’an eğitimi engellenmişti. Binlerce asker, öğretmen, memur fişlenmiş birçoğu işinden edilmişti. O günlerden bugünlere gelindiğimizde; inançların kamusal alanda serbestçe yaşandığı, başörtüsü ve namaz yasaklarının kalktığı, savunma sanayiinde kendi kendine yeten, medeniyet coğrafyamızda barış ve istikrara katkı sunan bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıya kaldığımız apaçık görülmektedir.

Afrika’da sömürü düzeninin çatlamaya başladığı, Türkiye’nin “kazan–kazan” anlayışıyla yatırım ve ticaretin önünün açıldığı, İslam ülkeleri ile ekonomik ve savunma iş birliklerinin artırıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Pandemi, küresel ekonomik savaşlar, bölgesel çatışmalar ve Türkiye’ye uygulanan açık–örtülü ambargolar elbette ekonomik bir daralmayı beraberinde getirdi. Buna bir de muhalefetin baskısıyla faaliyete geçirilen EYT gibi zorunlu adımlar eklenince tablo daha da vahim bir hal aldı.

Ancak şu soruyu sormak zorundayız: Bu geçici ekonomik daralmayı, Türkiye’nin son yirmi yılda yakaladığı kalkınma ivmesini ve stratejik yükselişini yok sayarak, iktidarın “gayri istikrari” bir başarısızlığı gibi sunmak neyin hizmetidir? Savunma sanayiinde yapılan binlerce Ar-Ge çalışmasının meyvelerinin önümüzdeki yıllarda ekonomiye dönüşeceği ortadayken; sadece emekli maaşları, gıda fiyatları ve daralan ticaret üzerinden yürütülen yıkıcı eleştiriler ne ahlaki ne de nebevî bir duruşla örtüşmemektedir.

Ashap, Resulullah’a bakıp “Bu sıkıntıların sebebi sensin” demedi. Çünkü onlar davanın büyüklüğünü, bedelin ağırlığını biliyorlardı. Bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın attığı adımların; geçici ekonomik sıkıntılar üzerinden değersizleştirilmesi, Müslümanca bir şuur için ciddi bir muhasebe konusudur. Yapıcı eleştiri başka bir şeydir; yıkıcı, itibarsızlaştırıcı ve iktidarı gayri meşru gösterme çabası bambaşka bir gerçektir.

Epstein belgeleriyle küresel güçlerin kirli yüzü açığa çıkmışken; İslam dünyasının umut bağladığı bir yürüyüşe içeriden taş atmanın vebali elbette büyüktür. Ya Medine dönemindeki münafıkların diliyle konuşur, bilerek ya da bilmeyerek bu yükselişin önüne set çekersiniz; ya da omuz veren, sabreden ve milli geleceğimizi inşa eden bahtiyarlardan olursunuz.

Şimdi şikâyet zamanı değil, şahitlik etme zamanıdır.

Karar sizlerin…