Yıllardır ülkemizde aynı senaryoyu izliyoruz. Bir dönem sağ-sol çatışmasıyla, sokaklar karıştı. Sonra laik-anti laik çatışması ile insanları karşı karşıya getirildi.

Şeriat geliyor”, “laiklik elden gidiyor” diyerek meydanlara inildi.

Özellikle 28 Şubat sürecinde bu durumu iliklerimize kadar yaşadık. İnsanlar inançları yüzünden fişlendi. Başörtülü kızlarımız üniversite kapılarından kovuldu. Toplum “irticacı”, “din düşmanı” yaftasıyla ayrıştırıldı.

Kim kazandı? Bunu bilemem ama milletin kaybettiği bir gerçek.

Hal bu ki bu millet asırlardır aynı mahallede, aynı sokakta, aynı bayram sofrasında yan yana oturuyordu.

Ülkede bir gecede rejim değişikliği olacakmış gibi bir hava oluşturuldu ve meydanlarda “Kahrolsun şeriat” sloganları atıldı.

Oysa 2003’ten bu yana geçen yıllara baktığımızda, kimsenin yaşam tarzına zincir vurulmadığı apaçık ortada.

Kim nasıl istiyorsa öyle inandı. Nasıl istiyorsa öyle yaşadı. Camiler açık kaldığı gibi, konser alanları da açık kaldı. Başörtülü, başörtüsüz de özgürce sokağa çıktı.

Demek ki tüm bunlar birer algıdan ibaretti.

15 Temmuz’a gelindiğinde toplum başka bir gerçekle yüzleşti. O gece tanklar sadece iktidara değil, bu milletin iradesine yöneldi. O gece insanlar ideolojilerini bir kenara bıraktı. Sağcı-solcu, laik-dindar demeden sokağa akın etti. Çünkü mesele siyasetten uzak ülkenin geleceğiydi.

Artık şunu görmek zorundayız; Bu ülkede ayrışma ne kadar derinleşirse, dışarıdan müdahale o kadar kolaylaşır. Tarih boyunca emperyalist devletler, hedef ülkeleri içeriden bölmüş, sonra zayıflatmışlardır. Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda bunun örneklerini fazlasıyla görmekteyiz. Irak, Libya, Suriye…

“Demokrasi getireceğiz” söylemiyle işgal edildi ve geriye kan, gözyaşından başka bir şey kalmadı.

Kendisini “küresel güç” olarak konumlandıran ülkeler, çoğu zaman ülke çıkarlarını “özgürlük” ve “insan hakları” ambalajıyla sundu. Özellikle ABD’nin son 30 yıldaki müdahalelerine bakıldığında, istikrar getirmekten çok istikrarsızlık ürettiği bir gerçek. İsrail’e verdiği sınırsız destek ise bölgemizdeki yangını daha da büyütüyor. Bütün Dünya’nın gözü önünde Gazze’de yaşananlar malum.

Bütün bunlar olurken bizim hâlâ kendi içimizde “sen şucusun, ben bucuyum” tartışmasına saplanıp kalmamız doğru değil.

Geçtiğimiz günlerde Yunanlı bir gazetecinin Erdoğan’a karşı söylemi üzerinden birçok muhalif isim destek açıklaması yaptı. Çünkü aklı başında herkes şunun farkında; Bölgemizdeki işgal girişimleri başarıya ulaşırsa sıranın Türkiye’ye geleceği aşikâr. Asıl hedefin güçlü ve bağımsız bir Türkiye olduğu gerçeği artık herkesçe malum.

O halde şu soruyu sormak zorundayız; Ne yapmalıyız?

Birbirimize parmak sallamaya devam mı edeceğiz, yoksa ortak paydada buluşacak mıyız?

Türkiye’nin güçlü olması sadece bir siyasi partinin meselesi değildir. Savunma sanayisinde dışa bağımlılığın azalması, ekonomide üretimin artması, enerjide bağımsızlığın güçlenmesi 85 milyonun ortak kazancıdır. Güçlü bir Türkiye, sadece kendi vatandaşları için değil, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada umut demektir.

Bu, hamaset değil; jeopolitik bir gerçektir. Türkiye zayıfladığında bölgede boşluk oluşur. Türkiye güçlü olduğunda ise denge kurulur.

Elbette iç siyasette eleştiri getirilebilir. Demokrasimizin gereği budur. Yanlış gördüğümüzü söyleyeceğiz, eksikleri dillendireceğiz. Ama bunu yaparken ülkenin temel çıkarlarını zayıflatacak bir dile başvurmamak zorundayız. Siyasi rekabet başka şeydir, milli meseleler başka şey.

Artık şunu kabul edelim: Bu ülke ne şeriat korkusuyla yönetiliyor ne de laiklik düşmanlığıyla. Bu ülke, farklılıkları içinde barındıran büyük bir medeniyet birikimine sahip. Bizi güçlü kılacak olan da bu zenginliktir.

İdeolojik kamplara sıkışmak yerine ortak hedeflere odaklanmalıyız. Çünkü dışarıda sert bir dünya var. Güçlü olanın sözünün geçtiği, zayıf olanın ezildiği bir dünya.

Türkiye ya iç çekişmelerle enerjisini tüketecek ya da birlik olup bölgesinde söz sahibi olmaya devam edecek.

Tercih bizim.

Şunu ifade etmeliyim ki; Şimdi ayrışma değil, birlik zamanıdır.

03.03.2026