ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve artan gerilim son dönemde dünya gündeminin en önemli başlıklarından biri. Bu konuda pek çok yorum ve analiz yapılıyor. Analistler meseleyi üç farklı açıdan değerlendiriyor. Bir grup İran’ın nükleer programının durdurulmasını, bir kesim enerji hatlarını kontrol etmeyi, bir kesimde Çin’in bölgede yükselen etkisini kırmayı hedeflediğini ortaya koyuyor. Elbette bunların her biri belli ölçüde doğru olabilir. Ancak uluslararası siyasette devletlerin gerçek hedefleri çoğu zaman açık şekilde ortaya konmaz. Bu yüzden tek bir sebebe odaklanarak yapılan analizler çoğu zaman yeterli olmayabilir.

ABD–İsrail’in birden fazla amacı olsa dahi bu amaçların nihai sonucunun İran’ın bölgede güçlü bir devlet olmasını engellemek tüm değerlendirmelerin ortak sonucunu ifade etmektedir. BU yüzden aynı zamanda nükleer silah sahibi olmasını engellemek, Çin’in İran üzerinden Ortadoğu’ya açılımını sekteye uğratmak ya da İran’ı zayıflatarak daha kolay kontrol edilebilir bir devlet haline getirmeyi sağlamak dersek eksik bir değerlendirme yapmış olmayız. Bu gerekçelerin her biri uluslararası güç dengeleri açısından oldukça önemli stratejik değerlendirmelerden biridir.

Ancak özellikle bazı yorumlarda savaşın asıl amacının yalnızca Çin’in bölgedeki etkisini zayıflatmak olduğu düşüncesi öne çıkarılmaktadır. Bu tür yorumlar dikkat çekici olmakla beraber Ortadoğu’nun gerçek dengelerini ve özellikle Türkiye’nin bu denklemdeki yerini arka plana atmaktadır.

Oysa bugün bölgede göz ardı edilmemesi gereken en önemli husus; Türkiye’nin yükselen gücüne yapılacak bir sabotaj ihtimalidir. Savunma sanayisinde elde edilen başarılar, askeri teknolojide elde edilen ilerleme ve son yıllarda yürütülen aktif diplomasi Türkiye’yi bölgesel dengeleri doğrudan etkileyen bir aktör haline getirmiştir. Libya ve Suriye’de izlenen stratejiler ile savunma teknolojilerindeki gelişmeler Türkiye’nin sahada olduğu kadar masada da güçlü aktör olmasına katkı sağlamıştır.

Türkiye’nin Mısır ile başlattığı normalleşme süreci ve bölge ülkeleriyle geliştirdiği yeni diplomatik ilişkiler, Ortadoğu’da dış müdahalelere açık eski düzenin sorgulanmasına neden olmaktadır. Ve bu durum bazı küresel güç merkezlerince dikkatle takip edilmektedir.

Bu nedenle ABD–İsrail ile İran arasında yaşanan savaş yalnızca İran merkezli bir mesele olarak görmek doğru değildir. Ortadoğu’da ortaya çıkacak her yeni güç dengesi Türkiye’nin bölgesel etkisini doğrudan ilgilendirmektedir.

Türkiye tüm engellemelere rağmen askeri, ekonomik ve teknolojik kapasitesini artırarak bölgede daha etkin bir güç haline gelmeyi hedeflemektedi. Ancak bu gücün kalıcı bir etkiye dönüşebilmesi için içeride milli menfaatler etrafında birleşebilen siyasi bir anlayışın yerleştirilmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak ABD–İsrail ile İran arasındaki gerilim yalnızca iki ülkenin çatışması değildir. Bu süreç Ortadoğu’nun geleceğini ve bölgesel güç dengelerini doğrudan etkileyecek bir gelişmedir. Türkiye’nin bu tabloyu doğru okuyarak stratejik akıl ve milli çıkarlar doğrultusunda hareket etmesi her zamankinden daha önemli konuma gelmiştir.

19.03.2026