Son günlerde bazı çevreler, Türkiye’nin enerji ve maden politikaları ile küresel finans çevreleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden bir tartışma yürütüyorlar. Özellikle BlackRock CEO’su Larry Fink ile Recep Tayyip Erdoğan arasında gerçekleşen görüşme, bazı kesimlerce “ülke kaynaklarının küresel sermayeye teslim edildiği” ve hatta “dolaylı olarak İsrail’e destek verildiği” gibi iddialarla kamuoyunda algı oluşturulmaya çalışılıyor. Bu yaklaşım, ilk bakışta doğru gibi görünse de esasında kavramsal bulanıklık ve kasıtlı bir yönlendirmeye maruz bırakıldığı görülecektir.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki; Bir devletin, uluslararası finans ve yatırım çevreleriyle temas kurması ile belirli bir ülkeye veya politikaya doğrudan destek vermesi aynı şey değildir. Günümüz dünyasında ekonomi, tekil değil katılımcı bir ticari anlayışla yürütülmektedir. Finans, teknoloji, üretim ve ticaret ağları küresel ölçekte iç içe geçmiş durumdadır. Bu nedenle herhangi bir küresel şirketle kurulan ilişkiyi, doğrudan belirli bir siyasi pozisyonla ilişkilendirmek gerçekçi değil, ideolojik bir yaklaşımdır.

Meselelere ideolojik olarak bakan kesimler meseleyi basitleştirerek “ya tamamen karşısındasın ya da tamamen içindesin” şeklinde bir karamsarlığa teslim etmektedirler. Oysa Türkiye gibi büyük ve iddialı bir ülke için gerçek çok daha farklıdır. Türkiye bir yandan enerji bağımsızlığını sağlamaya çalışırken diğer yandan yer altı kaynaklarını değerlendirmek ve sanayisini güçlendirmek zorundadır. Elbette bu durum küresel ekonomik sistemin dışında kalarak başarılamaz.

Bu meseleyi izah için Hz. Peygamber’in Medine’ye hicreti sonrasında şehirde ki ticari hayata ilişkin bir örnek getirmek istiyorum. O sıralarda ticari hayat Yahudi kabileleri olan; Benû Kaynuka (finans ve altın ticaretinde), Benû Nadir (tarım ve hurma üretiminde), Benû Kurayza ise (deri ve üretim sektöründe) kabilelerince yürütülmekteydi. O günkü Yahudiler, pazarın kurallarını belirleyen, fiyatları kontrol eden ve ticari dengeleri kendi lehine yönlendiren bir sistem kurmuşlardı. Müslümanlar Yahudiler karşısında ticarette söz sahibi değillerdi. İşte tam bu noktada Peygamber (sav) geliştirdiği strateji ile mevcut sistemi yıkmadan ve Yahudilerle ticareti kesmeden ancak alternatif bir ekonomik alan oluşturarak Müslümanların kendi ayakları üzerinde durabileceği yeni bir pazar kurmayı başarmıştır. Böylelikle ticarette bağımsızlık kazanıldıkça sosyal ve siyasal alanda da güçlü bir pozisyon elde edilmiştir. Yani mesele, ticareti reddetmek değil; ticarette söz sahibi olmayı başarabilmektir.

Türkiye’nin altın, kömür ve diğer yer altı kaynaklarını kullanma çabaları, çoğu zaman çevresel hassasiyetler üzerinden eleştirilmektedir. Elbette çevre konusu hayati önemdedir ve göz ardı edilemez. Ancak bu hassasiyetin, yer yer abartılı söylemlerle “toprak tamamen zehirleniyor”, “tarım bitiyor”, “ülke talan ediliyor” gibi muğlak yargılara dönüştürülmesi, toplumda korku ekmenin ötesine geçmemektedir. Bu tür söylemler, bilimsel olmaktan uzak algı yönetimine hizmet etmektedir.

Benzer şekilde Akkuyu nükleer santrali gibi enerji yatırımları da tartışma konusu yapılmaktadır. Oysa bugün gelişmiş ülkelerin önemli bir kısmı enerji güvenliğini sağlamak için nükleer enerjiyi stratejik bir araç olarak kullanmaktadırlar. Türkiye’nin de bu çabası, enerji bağımlılığını azaltma gayretinden başka bir şey değildir.

Gelelim bugünlerde çok tartışılan küresel finans kuruluşlarıyla ilişkilere. BlackRock gibi dev yatırım fonları, bugün dünyanın birçok ülkesinde faaliyet göstermektedir. Bu tür kuruluşlarla temas kurmak, yatırım çekmek, finansman sağlamak ya da ekonomik iş birlikleri geliştirmek; uluslararası ekonominin bir parçasıdır. Bu temasları “ülkenin satılması” ya da “başka devletlere hizmet” şeklinde yorumlamak, meseleyi anlamaktan ziyade ihanetçe yaklaşımdır.

Üstelik aynı çevrelerin bir yandan “ekonomik kalkınma”, “refah artışı” gibi taleplerde bulunup öte yandan kalkınmayı sağlayacak yatırım ve üretim süreçlerini mesnetsiz olarak reddetmesi talihsiz bir çelişkidir. Oysa ekonomi, eleştiriyle değil; üretimle, yatırım ve stratejik kararlarla büyümektedir.

Bugün Türkiye’nin önünde duran en temel mesele şudur;

Kendi kaynaklarını kullanan, enerji üretiminde dışa bağımlılığını azaltan ve küresel sistem içinde bağımlı olmayan bir ülke olabilmek. Bu hedefe ulaşmak için hem içerde sağduyulu bir tartışma ortamına hem de dışarıya karşı güçlü stratejik bir akla ihtiyaç vardır.

Sonuç olarak; Türkiye’nin enerji ve maden politikalarını, küresel finansla kurduğu ilişkileri ya da siyasi kararlarını değerlendirirken sloganlarla değil, gerçeklerle konuşmak gerekir. Aksi takdirde yapılan tartışmalar, ülkenin geleceğine katkı sunmak yerine yalnızca zihinleri bulandıran karamsar bir tabloya dönüşür.

Unutulmamalıdır ki güçlü ülkeler, dünyayla ilişki kurmaktan korkan değil; bu ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda yönetebilen ülkelerdir. Türkiye’nin ihtiyacı olan da tam olarak budur; korkuya değil, stratejiye dayalı bir yol haritası çizmektir.

05.04.2026