0
Genellikle hayatın "acımasız" olduğu söylenir. Adil olmadığı, ayrım yaptığı, mahlûkata karşı hoyrat olduğu ısrarla vurgulanır. "Hayat" kelimesini içine alan ve ona sitem hakkını kendinde bulan bu ince detay, saklı bir isyan biçimidir. Yaratılanın, Yaratanına karşı gizli serzenişi, bencil bir cinnetin arka bahçesi…
Oysa unuttuğumuz yerde başlar ayrılıklar… Hayatla ayrılığımız da unuttuğumuz yerde başlar.
Nahif kimselerin o kırılgan ve buğulu görüntülerinin ardına sakladıkları sıra dışı mukavemet, nedense güç gösterisi yapmayı hüner telakki eden kimilerinde –zannedilenin aksine- daha zayıf bir iradeyle çıkar karşımıza. Şikayetlerin heybesine sığınarak büyüme savaşı veren bu şahsiyet boşlukları, çoğunlukla kendinde var olanı bırakarak olmayana odaklanırken, başka motif, renk ve edaların üzerinde durur.
Hal böyle hasıl olunca yaşamla kavgasını, "ona sunduğu kadarını aldığına inanarak değil de" ondan koparmaya, onu kanatmaya ve çekiştirmeye ç-alışarak vermeye başlar beşer ve hep hırçın bir huzursuzluğun yollarını adımlar. Oysa bugün yaşadığımız ve katlanmak durumunda kaldığımız pek çok hadise, kendi seçimlerimizin ortaya çıkardığı sonuçlardan başkası değildir. Vaktiyle ertelediğimiz, önemsemediğimiz, üzerinde durmayı yorgunluk bilerek ötelediğimiz önemli durumların neticesi… Hayat bir alışveriştir. İnsan neye, ne kadar emek ve kıymet verirse ondan ancak o derece karşılık bulabilir. Mütemadiyen kendine yatırım yapan ve ben merkezli yaşayan kişinin, yakın ya da uzak gelecekte çevresinden beklenti içerisine girerek kırgınlığın ellerinden tutması trajikomiktir. "Gibi" görünmesi ise, gözlerden ziyade gönüllerden kaçmayan bir özellik… Çünkü her kopya, gelip geçtikçe aslının yanından, kendini itibarsızlaştıracaktır.
Hatice Konyalı, tasavvuf sohbetlerinde değinmişti; "Hayatımızı eleştirmekten ve didiklemekten yorgun düşüyoruz. Mütemadiyen Rabbinin dedikodusunu yapan insan öldükten sonra kime gidecek?
Şükür ve rıza halinden uzak olan tanımadığı ile nasıl buluşacak?"
…ve eklemişti… "Haset gibi kardeşinde olanı sorgulamakta, Allah ile kavga etme cüreti göstermektir."
Herhangi bir yönüyle bizim önümüzde durabilen kimse, o yönde zengin bir özveri sunmuştur inandıkları için… Çünkü hayat yine zannedilenin aksine "şans" kelimesine bağlanmayacak kadar derin bir kavram…
Elbette burada, cüzî irade üzerinde dururken küllî iradeyi unutmak yanlışına düşmemek gerekir. Cüzî iradenin yetersiz kaldığı durumlar aklın sınırlarına hapsedilebilirken, küllî irade kulun tahayyülünü aşan bir seviyededir. Örneğin, yaşanmamış bir çocukluk kulun iradesine bağlı değildir. Irk, vatan, doğup büyümemiz için tayin edilen topraklar kulun dışında gelişir fakat ona, sabır-şükür, şükür-isyan çizgisinde bir seçim hakkı verilmiştir. Bulunduğu ortamı ateş yahut gülzar eyleyebilecek kudrette kulluk bilincine gizlenmiştir.
Bu noktada Peygamberlerin ve Hak dostlarının hayatları bizler için numune-i imtisal niteliğindedir.
Yusuf'u evlatlarının hırs ve kıskançlık kuyusuna kurban veren Yakup(A.S.)
Habil ile Kabil'i aynı şart ve koşullarda peygamber ahlakıyla yetiştirmesine rağmen, birinin canını diğerinin ihtirasına kurban veren Âdem(A.S.)
Rabbinin yazgısına derin bir yürek acısıyla boyun eğerken evladını imanına kurban veren Nuh(A.S.)
Aşkın dostluk hali için inandığı değerlerden vazgeçmeyen ve sevdasının büyüklüğüne Şems'i kurban veren Mevlana…
Cüz'i iradenin insanlığa sunduğu güzide örneklerden bir kaçı…
Selam ile…