İşte tam o noktada, beklenen yerçekiminin bütün azametiyle çöktüğü o sarsıcı anlarda, insan kendi hakikatiyle baş başa kalır. Dışarıdaki gürültü çekildiğinde, kalabalıklar dağılıp sesler dindiğinde geriye kalan, aynanın karşısında dimdik durmaya çalışan o yorgun ama mağrur siluettir. Göz göze gelinen o cam parçasında yankılanan şey, sadece bir yüz değildir; yaşanmış bütün mevsimlerin, tutulmuş bütün yasların ve verilmemiş bütün vedaların toplamıdır.
Bazen o ağır kütle çekimi, insanın alnını toprağa yasladığı, dünyanın bütün yükünü bir kenara bırakıp sadece kendi acziyetiyle buluştuğu o secde anında kalbi sıkıştırır. Orada, kelimelerin bittiği ve nefesin daraldığı o eşsiz sükûnetin içinde, uzaklaşan her dostun hatırası, sanki hiç gitmemiş gibi yanı başımızda soluk alıp vermeye başlar. Ya da hızla akıp giden bir tren camında, dışarıdaki ağaçlar ve köyler birer gölge gibi geride kalırken, camdaki kendi aksimize çarpan o uzak bakışta gizlidir her şey. Rayların ritmik sesi, verilmemiş vedaların bestesine dönüşür.
Kendi içsel gurbetine sürülmüş her ruh, aslında o açık kalan defterin sayfalarını bu anlarda, bu mekânlarda temize çeker. Birinden bedenen uzaklaşmak, onu kalbin o en mahrem, en korunaklı odasından tahliye etmek anlamına gelmez. Aksine, o silüet bir tren camının buğusunda, bir aynanın soğukluğunda veya seccadenin dokusunda her saniye bizimle beraberdir.
Bağ koparılıp atılmaz; sadece uygun rüzgârını bekleyen susuz bir tohum gibi zamanın göğsüne usulca bırakılır. Uzayan yolların ve suskun yılların içinde, o hiç edilmemiş vedanın görünmez nefesi, defterin açık kalan o son yaprağında her an yaşamayı sürdürür. Yük hafifler gibi görünür ama hatıranın kütlesi, kalbin en derin noktasında ağır ağır kendi yerçekimini korur. İnsan, o yerçekimine direnmeyi bıraktığı an, aslında en büyük hürriyetine kavuşur. Çünkü asıl veda, birini unutmak değil; onu kendi içindeki o sonsuz boşlukta, olduğu gibi ve incitmeden taşıyabilmektir.