Dünyayı düşündüğümde aklıma ilk gelen şey onun büyüklüğü değil, biricikliği oluyor. İçinde yaşadığımız dünya, milyarlarca insanın doğup öldüğü, sayısız hayatın birbirine değip birbirinden ayrıldığı sıradan bir yer gibi görünebilir. Oysa biraz yakından baktığımızda dünyanın sıradan hiçbir yanı olmadığını fark ediyoruz. Burada yaşanan hiçbir şeyin tam olarak bir karşılığı yok. Bir insanın yüzüne baktığımız belirli bir an, birlikte içilen bir çayın sessizliği, yıllar önce söylenmiş ve artık hatırlanmayan bir cümlenin bizde bıraktığı iz, bir ağacın altında geçirilen bir öğleden sonra, sevdiğimiz bir insanın hayatımıza girdiği o ilk karşılaşma yeniden üretilebilecek şeyler değildir. Dünya, tam da bu nedenle benim için yalnızca üzerinde yaşadığımız fiziksel bir mekân değil, geri dönüşü olmayan bir oluş alanıdır.

İnsan zihninin bu gerçeği kabullenmesi kolay değildir. Biz süreklilik arıyoruz. Kaybettiklerimizin bir yerde devam etmesini, biten ilişkilerin başka bir düzlemde yeniden kurulmasını, ölümün hayat üzerindeki son söz olmamasını istiyoruz. Sonsuzluk fikrinin yalnızca metafizik bir düşünce olmadığını, insanın kayıp karşısındaki psikolojik direncinden de beslendiğini düşünüyorum. İnsan, sevdiğini kaybetmek istemediği kadar yaşadığı dünyanın nihai olmasını da kabul etmek istemiyor. Bu yüzden kendisine başka dünyalar kuruyor. Fakat başka bir dünya düşüncesi bazen mevcut dünyanın değerini fark etmemizi engelliyor. İnsan burada yaşarken gözünü başka bir yere dikiyor ve elindeki hayatı, henüz gerçekleşmemiş bir hayatın gölgesinde yaşamaya başlıyor.

Ben dünyanın başka bir dünyanın hazırlık alanı olarak görülmesine itiraz ediyorum. Çünkü böyle bir düşünce yalnızca ontolojik bir tercih değildir; insanın hayatla kurduğu ilişkinin niteliğini de belirler. Eğer asıl hayat başka yerdeyse, burada yaşanan hayat ister istemez ikincilleşir. Beden geçici bir taşıyıcıya, aşk sınanması gereken bir duyguya, haz kuşkuyla bakılması gereken bir zaafa, doğa kullanılacak bir maddeye, insan ilişkileri ise daha yüksek bir amaca ulaşmak için katlanılan ilişkilere dönüşebilir. Dünyanın değersizleştirilmesi, sonunda insan deneyiminin değersizleştirilmesine kadar gider.

Oysa benim için insan dünyadan önce gelmiş bir varlık değildir. İnsan, dünyada oluşur. Kendisini hazır bulduğu bir evrende konuşmayı, sevmeyi, düşünmeyi, inanmayı, itiraz etmeyi ve özgürleşmeyi öğrenir. Dolayısıyla dünyayı insanın dışındaki nötr bir sahne olarak görmek de yeterli değildir. Dünya insanın oluşumunun koşuludur. İnsan dünyayı değiştirirken dünya da insanı değiştirir. İnsanın kendisiyle, başkalarıyla ve doğayla kurduğu ilişkiler bu karşılıklı oluşun içinde meydana gelir. Humanotolojik açıdan baktığımda insanı yalnızca düşünen, inanan veya isteyen bir varlık olarak değil, ilişkiler kurarak kendisini oluşturan bir varlık olarak görüyorum. Bu oluşun gerçekleştiği dünyanın yerine konabilecek başka bir dünya yoktur.

Dünyanın biricikliği burada insanın biricikliğiyle birleşiyor. Her insan, başka bir insanın yerine geçirilemeyecek kadar kendine özgü bir oluş hikâyesidir. İnsanları hazır kategorilerin içine yerleştirdiğimizde onların biricikliğini kaybediyoruz. Onları yalnızca Müslüman, Hıristiyan, ateist, kadın, erkek, Türk, Kürt, akademisyen, işçi ya da herhangi bir başka kimlikle tanımladığımızda, insanın o kategorilerden daha fazla olduğunu unutuyoruz. İnsan bir kimliğe sahip olabilir ama hiçbir kimlik insanı tüketemez. Benim insan anlayışımın özgürlükle bağlantısı da burada başlıyor. İnsan kendisine verilmiş tanımlardan daha fazlası olabilmelidir. Kendi oluşunu yeniden kurabilme imkânına sahip olmayan bir insanın özgürlüğünden söz etmek güçtür.

Dünyanın biricikliği bana aynı zamanda zamanın ahlaki ağırlığını düşündürüyor. Yaşadığımız zaman geri gelmiyor. İnsan bunu çoğu zaman ancak kaybettiğinde anlıyor. Gençlik geçiyor, insanlar uzaklaşıyor, beden değişiyor, bazı yollar bir daha açılmıyor. Fakat bu geri dönüşsüzlük hayatın kusuru değil, onun ontolojik koşuludur. Eğer her şey yeniden yaşanabilseydi, hiçbir karşılaşmanın böyle bir ağırlığı olmayacaktı. Bir anın değerini ona sonsuzluk kazandırmıyor; tam tersine, bir daha gelmeyecek olması kazandırıyor.

Bu nedenle dünyanın biricikliğini düşünmek bende karamsarlık değil, daha yoğun bir hayat duygusu uyandırıyor. İnsan artık hayatını başka bir hayatın provası gibi yaşayamaz. Sevdiği insanla gerçekten karşılaşması, bedeninin içinde bulunması, doğayla ilişki kurması, düşünmesi, üretmesi ve kendi hayatına sahip çıkması gerekir. Dünya eksiktir ve insan da eksiktir; fakat bu eksiklik, varoluşun başarısızlığı değildir. Oluş dediğimiz şey zaten tamamlanmamışlığın içinde gerçekleşir.

Belki de insanın kendisine sorabileceği en ciddi soru şudur: Elimizdeki dünyanın yerine başka bir dünya koyamayacaksak, bu dünyada nasıl yaşayacağız? Ben bu sorunun cevabının hazır bir ahlakta, aşkın bir kurguda veya tamamlanmış bir insan modelinde bulunduğunu düşünmüyorum. Cevap, yaşayan insanın kendi deneyimi içinde, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde ve dünyayı nasıl dönüştürdüğünde ortaya çıkacaktır. Dünyanın biricikliği bana tam olarak bunu söylüyor: Hayatın anlamı başka bir yerde saklanmış değildir. İnsan, anlamı bu dünyanın içinde ve kendi oluşuyla birlikte kurar.