Suriye’de siyaset uzun süredir “zorunluluk” kavramı üzerinden okunuyor. Uluslararası baskılar, askeri dengeler ve derinleşen ekonomik çöküş karşısında ülkedeki tüm aktörlerin mecbur kaldığı sıkça dile getiriliyor. Bu tespit doğru; ancak tek başına yeterli değil. Zorlama, siyaseti sona erdirmiyor. Aksine, onu daha dolaylı, daha karmaşık ve daha yerel düzlemlerde işleyen bir biçime dönüştürüyor. Bugün Suriye’de yaşanan tam olarak bu: kararın merkezde olmadığı, fakat sonuçların sahada şekillendiği uzun soluklu bir siyaset.

Bu tablo en net biçimde rejim kontrolündeki alanlarda, özellikle de Alevi sahilinde gözlemleniyor. Resmî olarak Şam hâlâ devletin merkezi ve nihai karar makamı gibi görünse de, fiiliyatta sahadaki güç ilişkileri çok daha parçalı bir yapı arz ediyor. Süheyl Hasan, Rami Mahluf ve Kıyas Delle gibi figürlerin etrafında şekillenen ağlar, rejimden kalan askerî ve güvenlik unsurlarını yeniden organize etmeye çalışıyor. Bu çabalar klasik anlamda bir kopuş ya da açık isyan niteliği taşımıyor; daha ziyade olası bir siyasal yeniden yapılanma sürecinde masada kalma ve kayıpları sınırlama girişimi olarak okunmalı.

Süheyl Hasan’ın askeri geçmişi ve sahadaki sertlik imajı, özellikle eski subaylar ve güvenlik bürokrasisi üzerinde hâlâ belirli bir etki yaratıyor. Rami Mahluf ise doğrudan askerî bir aktör olmamasına rağmen, ekonomik ağlar, aile bağları ve sosyal ilişkiler üzerinden Alevi sahilinde kayda değer bir nüfuz alanını muhafaza ediyor. Kıyas Delle gibi daha az bilinen fakat yerel düzeyde etkin isimler de bu boşluklarda rol üstleniyor. Bu aktörlerin ortak noktası, rejimin merkezî otoritesine tam anlamıyla bağlı olmamaları; ancak rejimin tamamen tasfiye edilmesine de rıza göstermemeleri. Amaç, yeni bir düzen kurulacaksa bu düzenin tamamen dışında kalmamak.

Bu durum, “zorlama siyaseti”nin sahadaki somut karşılığını açık biçimde gösteriyor. Şam, savaş başlatacak ya da kapsamlı bir strateji dayatacak güçten yoksun. Ancak sahip olduğu şey daha kritik: kendisini dışlayan her düzenlemeyi yavaşlatma, aşındırma ve işlevsizleştirme kapasitesi. Sahilde ortaya çıkan bu yarı-örgütlü yapılar, çoğu zaman doğrudan merkezî talimatlarla değil, merkezdeki belirsizlikten doğan alanlarda filizleniyor. Bu da neden her siyasi çözüm girişiminin eksik, kırılgan ve zamana yayılan bir karakter taşıdığını açıklıyor.

Bu karmaşık tabloya son dönemde Hikmet Hicri etrafında şekillenen ve İsrail kaynaklı kışkırtmalarla beslenen bir başka toplumsal hareketlenme de eklenmiş durumda. Hicri’nin söylemi ilk etapta yerel talepler ve güvenlik kaygıları üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılsa da, fiiliyatta bu hattın dış müdahaleye açık, yönlendirilebilir ve gerilim üretmeye son derece elverişli bir kitle mobilizasyonu yarattığı görülüyor. Ortaya çıkan bu kitle, örgütlü bir siyasal yapıdan ziyade, korku, öfke ve belirsizlik duyguları üzerinden hareket eden dağınık bir toplumsal enerjiye dayanıyor. Bu tür mobilizasyonlar sahadaki dengeyi istikrara kavuşturmak yerine yeni fay hatları üretme potansiyeli taşıyor. İsrail’in bu tarz figürler ve söylemler üzerinden dolaylı etki alanları oluşturma çabası, Suriye dosyasını daha da karmaşık hale getirirken, merkezî ya da yerel hiçbir aktörün bu kitleleri kısa vadede tam anlamıyla kontrol etmesini mümkün kılmıyor.

ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) cephesinde ise farklı ama benzer ölçüde sorunlu bir tablo söz konusu. SDG askerî olarak ayakta, idari olarak tecrübeli ve dış destek sayesinde korunuyor. Ancak giderek daha açık biçimde dile getirilen temel bir gerçek var: SDG’nin geniş ve sahici bir toplumsal karşılığı bulunmuyor. Kontrol ettiği alanlarda düzeni sağlayabiliyor; fakat bu düzen gönüllü bir toplumsal rızaya değil, güvenlik dengeleri ve zorunluluklara dayanıyor. Yerel toplumla kurulan ilişki çoğu zaman yöneten–yönetilen düzeyini aşamıyor.

Bu durum SDG’yi tamamen etkisiz kılmıyor; ancak onu sürdürülebilir bir siyasi model olmaktan uzaklaştırıyor. Ani biçimde tasfiye edilmesi nasıl riskliyse, mevcut haliyle kalıcı bir çözümün taşıyıcısı olarak sunulması da aynı ölçüde sorunlu. Toplumsal meşruiyetten yoksun her düzen, zamanla ağır bir güvenlik yüküne dönüşüyor ve bu yük, dosyanın kapanmasını engelliyor.

Bu denklemde Türkiye’nin rolü ise diğer aktörlerden ayrışan bir hat oluşturuyor. Ankara’nın temel yaklaşımı, Suriye’nin üniter yapısının korunması ve ülkenin tek parça halinde kalması ilkesine dayanıyor. Türkiye açısından mesele yalnızca sınır güvenliği ya da kısa vadeli istikrar değil; devletin tamamen çözülmediği, toplumla bağını tümüyle koparmadığı bir Suriye’nin varlığını sürdürmesi. Ankara, sahadaki dengelere müdahil olurken dahi, kantonlaşmayı ya da parçalı yapıları kalıcılaştıracak düzenlemelere mesafeli duruyor.

Türkiye’nin bu pozisyonu, zorlama siyaseti bağlamında okunması gereken özgün bir çizgiye işaret ediyor. Ankara, nihai kararın kendi elinde olmadığının farkında; ancak ortaya çıkacak düzenin devletsizleşmiş, toplumdan kopuk ve kalıcı kırılganlıklar üreten bir yapıya dönüşmesine itiraz ediyor. Bu itiraz, doğrudan dayatma şeklinde değil; parçalanmayı hızlandırmadan, fakat parçalanmayı da normalleştirmeden yürütülen bir siyasetle kendini gösteriyor. Türkiye’nin vurguladığı “halkına ve devletine sahip çıkan toplum” söylemi, Suriye’deki tüm aktörlere yönelik örtük bir mesaj taşıyor: Toplumdan kopuk hiçbir yapı, ister rejim kalıntıları ister silahlı gruplar ister dış destekli oluşumlar olsun, kalıcı bir çözüm üretemez.

Sonuç olarak Suriye’de bugün yaşanan şey, tek merkezden yönetilen bir çözüm süreci değil. Zorlama altında şekillenen, yerel aktörlerin manevra alanı bulduğu, toplumun ise sessiz ama belirleyici bir rol oynadığı uzun ve yıpratıcı bir süreç söz konusu. Ne sahildeki eski rejim ağları görmezden gelinebilir, ne Şam tamamen devre dışı bırakılabilir, ne de SDG mevcut haliyle sürdürülebilir bir siyasi model olarak sunulabilir. Suriye dosyasının kapanmamasının nedeni, aktörlerin güçsüzlüğü değil; herkesin elindeki sınırlı imkânları siyasallaştırma becerisi. Zorlama siyaseti bitirmiyor; onu daha karmaşık, daha uzun ve daha belirsiz bir hale getiriyor.