Hissediş düşüncenin gözüdür. Duygular köreldiğinde fikirler yolunu şaşırır. Akıl karanlıkta kendine yol bulmaya çalışırken hissedişin o keskin ışığına ihtiyaç duyar. İşte bu yüzden hissediş derinliği kaybolduğunda fikrin ferasetle kurduğu ilişki de devre dışı kalır. Akıl için bir koltuk değneği değildir yürek, tam da onun bıraktığı yeri dolduran, onun bittiği yerde devreye giren, onun çaresizliğine derman üreten bir mekanizmadır. Yürek kan pompalamayı bıraktığında beyin oksijensiz kalır. Duygular işte bu yüzden fikirlerin oksijeni, nefes alıp vermesinin mutlak garantörüdür. Ve onlar kuruduğunda veya öldüğünde fikirler soysuzlaşır. Akıl tutulması durup dururken ortaya çıkmaz. Öncesinde duygular tazeliğini yitirir, hissedişler yüzeyleşir, heyecan kaybolur, insan ile hayat arasındaki köprüler yıkılır. Sıra akıl tutulmasına geldiğinde zaten her şey bitmiştir. Duygularını yitirmiş, merhamet melekesini kaybetmiş bir birey fikren de enkaza dönmüştür. Belki de günümüzün en büyük sorunu akıl tutulması değil, yürek tutulmasıdır da bizim haberimiz yok.
Meseleyi biraz daha açmak gerekirse şöyle denebilir: Duygularını yitirmiş bir toplum aklını kaybetmiş olandan çok daha vahşidir. İnsan olma kategorisinde akıl belki duygulardan önce gelir. Ancak insanlığını korumak neredeyse tamamen duyguların insafına kalmıştır. Bir başka ifadeyle akıl yitimi bitkisel hayata, vicdan yitimi hayvanlaşmaya yol açar. Çağımızın sorunu tam da bu yüzden zihinsel, entelektüel bir geri çekilme değildir. Aksine duyarlılık yitimi bu çağın en belalı musibeti, en vahşi kötülüklerin baş sorumlusudur. Akıl yitimi kötülüğü gramerinden yoksun bırakır. Duygusal kayboluş olarak adlandırabileceğimiz vicdan yitimi ise kötülük vokabülerinin bir gramerle buluşması, kötülüğün kitlesel imha araçlarını bihakkın temin etmesi demektir. Akıl çağını inşa ederken duyguları aşağılamak zehabına kapıldık. Duygusallıkla akıl noksanlığını yan yana getirdik. Her türden hissedişi hastalık olarak gördük. Yürek hiçbir zaman aklın aleyhine faaliyet göstermedi oysa. Onun görevi, baştan beri hep aklın ufkunu açmak, yetişemediği yere yetiştirmek, aurasını genişletmek ve açısına sonuna kadar küşayiş vermek idi. Şimdi uçurumdan aşağı yuvarlanan akıl, duygu ağacının vicdan dalına tutunuyor, tutunmak zorunda, hem de nasıl! Kuyruğunu ısıran yılan gibi akıl da kullana kullana kendini tüketti. Elinde avucunda ne varsa hepsini yedi bitirdi. Hatıralar, tarih, gelecek duygusu, umut, bilinçaltı ve bilinç dışı her ne var ise hepsini araçlaştırdı, posasını çıkardı ve artık yiyebileceği bir şey kalmayınca duyguların kanını emdi. Ve bitti, şimdi artık duygular da membaını kaybetti, şimdi artık duygular da rasyonel bakışların asit yağmurları altında çöpe dönüyor.
Başlangıçtan, ilk diyalogdan beri insanın ve insanlığın başına gelen en büyük bela kibirdir. Kibir, öteki bütün kötülüklerin dölyatağı, ilk kötülük, ilk ihanettir. Akıl veya duyguya özgü olsun, felaketin habercisi hep kibir olmuştur. Modern çağlara kadar, inançları yanına alarak kibrin zehrine bulanan duygusallık aklı hep küçümseye geldi. Öyle ki akıl “çamura saplanmış eşek” olarak görüldü ve aşağılandı. Yürek zihnin efendisi sayıldı. Belki de bu yüzden, akıl çağının mucitleri kendilerine en büyük düşman olarak yüreği seçti ve o gün bugündür hissediş karar verişin yegane hasmı görüldü. Bir aşırılıktan başka bir aşırılığa savrulduk böylece. Duyguları incitmeyen, hissedişi akıl edişe dost kılan bir sistem bu yüzden bir türlü kurulamadı. Akıl çağının çöküşü, tam da burada, yükselirken duyguların o zarif dokusuna basmasıyla başladı. Duyguları incinmiş hiçbir muhatap aklın gözüne fer olmaz. Duyguları aşağıladığımızda ve duygusalları alık olmakla suçladığımızda bizim için sefalet kaçınılmaz oldu. Zihnin yatay gelişiminin insanlığa fayda getirmeyeceğini, duygusal davranmanın akıl dışı eyleyiş anlamına gelmeyeceğini öngöremedik. Belki de böylece ve bundan dolayı, bir akıl ve duygu sentezi olan dünyamızı akıllı duygusuzlara terk ettik. Görüyoruz ki duygusal derinliğini kaybetmiş bir dünya, aklını yitirmiş bir dünyadan çok daha tehlikeli, çok daha insanlık düşmanı, çok daha hayvanidir. Vicdandan soyutlanmış zekanın insanlığı getirip bıraktığı yerde duruyoruz.
Halimize, salt akıl dünyasının bizi getirip bıraktığı yere bakın dostlarım. Duyguları kamçılıyor, duyarlılığı fikredişin önüne koyuyor diye müziği susturduk, şimdi akıl ürünü gürültülerden kafamız patlıyor. Kaslarımız cildimizden dışarı fırlayacak denli güçlendi ama dokunuşun o serin sularına bir daha hiç yanaşamıyoruz. Kelimelerimiz tuzlu suya düştü, ha bire parçalanıyor ama hiçbir kelime, hiçbir duyguyu hak ettiği biçimde yansıtmıyor, yansıtamıyor. Fotoğraf, resmin yerini hiçbir zaman tutmadı, tutamadı. Masallar inandırıcılığını yitirdiğinde dünyamız masal diyarı olmaktan çıktı. Kaf dağının ardı dahil aklımızın tarumar eylemediği hiçbir bahçe, hiçbir belde kalmadı. Hayatımızdan şiiri çıkardığımızda hayatlarımız da bize ait olmaktan çıktı. Duyarlılığa nefes veren sanat, fikir tarlasına merhamet yağdırmayı bıraktığından beri bilim insanın aleyhine çalışıyor. Duygular sefilleştiğinde düşüncelerden elbette kötü kokular gelir. Sanat öldüğünde elbette insan da insanlık da ölür. Kendi cesedini seyreden ölülere benziyoruz. Orada bir ceset, burada duygusuz bir bakış…