Bir memleket düşünün ki dürüstlük üzerine verilen nasihatlerin haddi hesabı bulunmasın, fakat dürüst insanların hayatı giderek zorlaşsın. Sınavına aylarca çalışan bir genç mülakat kapısında elenirken bir başkası tanıdıklarının himmetiyle makama kavuşsun. Kazancına haram karıştırmayan esnaf borçlarını ödemekte güçlük çekerken türlü dolaplarla servet edinen adam cemiyetin muteber şahsiyetleri arasında yer alsın. Üstelik bütün bunlar yaşanırken ahlâk üzerine konferanslar düzenlensin, fazilet kitapları yazılsın, maneviyatın ehemmiyeti anlatılsın. İnsan böylesi bir manzara karşısında ister istemez soruyor. Biz ahlâkı hayatımızı güzelleştirmek için mi öğretiyoruz, yoksa hayatımızdaki çirkinlikleri örtmek için mi?

Bir toplumun ahlâkı, iyiliğe verdiği öğütlerden çok kötülüğe karşı gösterdiği tavırla şekillenir. Haksız kazanç sahibine itibar, yalancıya makam, dalkavuğa mevki veren bir cemiyetin çocuklarından fazilet beklemesi hayli tuhaftır. Çünkü insan gördüğünden öğrenir. Kötülük cezasız kaldıkça cesaret kazanır, kazanç sağladıkça maharet sayılır, sahibine saygınlık kazandırdıkça başkalarına da örnek olur. Bir müddet sonra dürüstlük ahmaklıkla, kanaat beceriksizlikle, hakkını gözetmek de dünyadan habersiz olmakla bir tutulur. Kötülerin kaybetmediği bir yerde ahlâkın kök salmasını beklemek, çorak toprağa tohum ekip bahar beklemeye benzer.

Üstelik bu çürümenin görünüşü pek gösterişli olabilir. Birileri kamu imkânlarından şahsi servet devşirirken hayırseverliğiyle anılabilir. Başkaları liyakati çiğneyerek yükseldiği makamdan gençlere çalışkanlık öğütleyebilir. Şehirlerin kaynakları dar bir çevrenin menfaatine tahsis edilirken meydanlarda hizmet nutukları atılabilir. Asıl tehlike, böyle davranışların zamanla yadırganmamasıdır. İnsanların kötülük karşısındaki hayreti kaybolduğunda vicdanın sesi de kısılmaya başlar. Artık haksızlığı yapanın mahcubiyet duyması gerekirken onu sorgulayanın huzursuz edildiği bir hayat ortaya çıkar.

Maneviyat meselesine de buradan bakmak gerekiyor. İnsanın Yaradan karşısındaki mahcubiyeti, kulun hakkı söz konusu olduğunda da devam etmelidir. Secdede küçülen bir benliğin makam koltuğunda büyümeye başlaması üzerinde düşünmeye değer bir çelişkidir. Duanın kazandırdığı rikkat, alışverişte ölçüye, idarede hakkaniyete, ailede şefkate dönüşmelidir. Maneviyatın insanı terbiye eden kudreti, kimsenin görmediği yerde nefsine sınır koyabilmesinde saklıdır. Başkasının hakkını gözetmeyen bir insanın kendi iç huzurunu fazilet sayması, vicdanıyla henüz tamamlanmamış bir hesabı bulunduğunu gösterir.

Türkiye'nin imkânlarını düşündükçe bu ahlâki zaafların bedeli daha da ağır görünüyor. Bereketli topraklarımız, denizlerimiz, sanayimiz, kabiliyetli gençlerimiz ve köklü bir devlet tecrübemiz var. Bunca emek ve servet hakkaniyetle yönetildiğinde insanımızın müreffeh bir hayat sürmesi, üniversitelerimizin dünyada itibar kazanması, Türkçenin ilim ve sanat dili olarak daha geniş coğrafyalara ulaşması mümkün. Fakat bir memleketin zenginliği hazinesindeki parayla ölçüldüğü kadar o paranın kimlere ve hangi usullerle dağıtıldığıyla da ilgilidir. Milletin ortak emeğiyle oluşan servet birkaç zümrenin imtiyazına dönüştüğünde kaybolan şeyin içinde güven de vardır, istikbal de.

Bu sebeple ahlâk ve maneviyat inşasını güzel temennilerin insafına bırakamayız. Haksız kazancın hesabının sorulduğu, kamu harcamalarının açıkça denetlendiği, ehliyetin iltimasa üstün tutulduğu bir hayat düzeni kurmalıyız. Dürüst insanın korunması, kötülüğün karşılıksız kalmaması kadar mühimdir. Hakkını arayan vatandaşın kapı kapı dolaşmadığı, görevini doğru yapan memurun cezalandırılmaktan korkmadığı, çalışkan bir gencin tanıdık aramadan yükselebildiği bir memlekette ahlâk günlük hayatın tabii bir parçasına dönüşür. Kanunun himaye ettiği fazilet, insanların birbirine duyduğu güvenle yerleşir.

Çocuklarımızı düşününce insanın içi daha fazla sızlıyor. Onlara doğruluğu, kul hakkını, çalışmayı ve vatan sevgisini anlatıyoruz. Sonra hayatın içinde bütün bu nasihatleri boşa çıkaran manzaralarla karşılaşıyorlar. Dürüst babasının yıllarca çalışarak elde edemediği imkânları hilekâr bir adamın kısa zamanda kazandığını gören çocuğun zihninde hangi hüküm yerleşecek? Gençlerin ahlâkını merak ediyorsak önce yetişkinlerin kimlere hürmet gösterdiğine bakmalıyız. Bir neslin karakteri evde verilen öğütlerle beraber toplumun ödüllendirdiği davranışlardan da beslenir. Kötülüğün kazandırdığı bir dünyada iyiliği öğretenlerin işi her geçen gün ağırlaşır.

Ben bu milletin vicdanından ümidimi kesmedim. Tarihin en çetin zamanlarında ekmeğini paylaşmış, yetimini gözetmiş, yıkılan şehirlerini yeniden kurmuş insanların yeniden müşterek bir ahlâk etrafında buluşabileceğine inanıyorum. Bunun için hepimizin kendi hayatından başlayarak bir hesaplaşmaya girişmesi gerekiyor. Sevdiğimiz insanların yanlışına da itiraz edebilmeli, bize sunulan haksız imtiyazı reddedebilmeli, başkasından beklediğimiz doğruluğu kendi menfaatimiz söz konusu olduğunda da koruyabilmeliyiz. Memleketin geleceğini kurtarmak için gökten bir kahraman inmesini beklersek çocuklarımıza yine aynı kederi miras bırakırız.

Ahlâk ve maneviyat, kötülüğün kazandırdığı bir yerde kök salamaz. Bir gün bu memlekette dürüst insanlar mahcup olmaktan, haksız kazanç sahipleri de itibar görmekten kurtulursa çocuklarımıza karşı yüzümüz ak olacaktır. Çünkü bir milletin gerçek yükselişi, iyilerinin kazandığı ve kötülerinin yaptıklarından hesap verdiği gün başlar.