Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nu ilk okuduğumda adamı biraz karamsar bulmuştum. Kitabı kapatınca, “Dünya bu kadar da kötü bir yer olmasa gerek,” diye düşünmüştüm. Aradan yıllar geçti. Cep telefonları akıllandı, kameralar çoğaldı, herkesin eline küçük bir yayın istasyonu geçti. Geçenlerde kitabı yeniden karıştırırken Debord’a haksızlık ettiğimi düşündüm. Adam karamsar değilmiş, biraz erken konuşmuş.

Biz eskiden bir şeyi yapardık. Şimdi yaptığımız şeyin nasıl göründüğünü de düşünüyoruz. Bir hayır işi yapıyoruz, fotoğrafını çekiyoruz. Bir okul çocukları geziye götürüyor, daha çocuklar eve varmadan görüntüleri sosyal medyaya düşüyor. Bir kurum fidan dikiyor, fidanın tutup tutmadığını ertesi yıl kimse hatırlamıyor ama dikildiği gün çekilen fotoğraf faaliyet raporunda yerini alıyor. Evde güzel bir sofra kuruluyor. Eskiden “Bismillah” deyip kaşığa uzanırdık, şimdi aramızdan biri “Durun, başlamayın” deyip telefona uzanıyor. Galiba biraz “-mış gibi” yaşıyoruz. Mutluymuş gibi, zenginmiş gibi, okumuş gibi, biliyormuş gibi... Sosyal medyada herkesin evi muntazam, çocuğu başarılı, evliliği huzurlu, tatili güzel. Memleket meselelerinde de benzer bir huy gelişti. Üç dakikalık video seyreden Ortadoğu’yu çözüyor, iki paylaşım okuyan eğitim sistemini düzeltiyor, birkaç iktisat terimi öğrenen Merkez Bankasına faiz politikası tarif ediyor.

Siyasetin de bu çağın dışında kalması beklenemezdi. Bugün yapılan iş kadar o işin nasıl anlatıldığı da önem taşıyor. Bir açılışın kendisinden çok görüntüsü, bir ziyaretin sonucundan çok fotoğrafı konuşulabiliyor. Siyasetçi esnafa gidiyor, gençlerle buluşuyor, tarlaya giriyor, çay içiyor. Bunların hepsi siyasetin tabii tarafı. Ben bazen kameralar gittikten sonrasını merak ediyorum. O esnaf ne söyledi, genç ne istedi, çiftçinin hangi derdi masaya geldi, verilen sözün arkası geldi mi? Siyasetin kıymeti biraz da kameranın kapandığı yerde belli oluyor. Üstelik gösteri iktidar ile muhalefet arasında pek ayrım yapmıyor. Sosyal medya herkesi görünmeye, konuşmaya, cevap vermeye ve sürekli kendisini anlatmaya zorluyor. Böyle olunca siyaset zaman zaman çözüm üretmek kadar görüntü üretme işine de dönüşebiliyor.

Ben asıl din, ahlak ve değerler meselesinde bunun üzerinde duruyorum. Çünkü biz sözü kuvvetli bir milletiz. Adalet deriz, merhamet deriz, kul hakkı deriz. Komşuluğu biliriz, büyüğe hürmetten küçüğe şefkatten söz ederiz, aileyi başımızın tacı sayarız. Bunların her biri yüzyılların içinden süzülüp gelen kıymetler. Fakat insanın tuhaf bir tarafı var. Bir değeri çok söyleyince onu yaşamış olduğunu sanabiliyor. Ahlaktan uzun uzun bahseden adam çalışanının hakkını geciktirebiliyor. İsraf üzerine konuşan insan gösterişten vazgeçemiyor. Çocuğuna telefon bağımlılığından yakınan baba akşam boyunca kendi telefonuna bakabiliyor. Öğretmen merakı övüyor ama çok soru soran öğrenciden yorulabiliyor. Kul hakkı üzerine uzun uzun konuşup kendi küçük menfaatimiz söz konusu olduğunda meseleyi başka türlü yorumlayabiliyoruz.

Çocuk bunların hepsini görüyor. Genç de görüyor. Zaman zaman “Yeni nesil değerlerini kaybediyor” diyoruz. Ben bu hükmü verirken acele etmemek gerektiğini düşünüyorum. Belki genç değerin kendisine itiraz etmiyor, o değeri anlatan yetişkinin hayatına bakıyor. Biz adaletin öneminden söz ederken genç bizim ne kadar adil olduğumuza bakıyor. Kanaati anlatırken daha fazlasını elde etmek uğruna neler yaptığımızı görüyor. Aileyi överken evimizin içinde birbirimizle nasıl konuştuğumuzu duyuyor. Eskiden sözün arkasında yaş, makam ve unvan dururdu. Bugünün genci bunların yanına bir şart daha koyuyor: tutarlılık. Doğrusu bunda kötü bir taraf da göremiyorum. İnsan söylediği sözün ağırlığını biraz taşımalı.

Eğitimde de benzer bir “-mış gibi” hâli var. Çocuklarımız proje yapsın, yarışmaya katılsın, sertifika alsın, yabancı dil öğrensin, kodlama bilsin istiyoruz. Bunların hepsi güzel. Fakat bazen çocuğun dosyasını öyle bir dolduruyoruz ki çocuğun kendisini unutuyoruz. Ben bir çocuğun kaç sertifikası olduğundan önce neye merak duyduğunu bilmek isterim. Bir haksızlık gördüğünde ne yaptığını, yenildiğinde nasıl ayağa kalktığını, arkadaşının başarısına sevinip sevinemediğini merak ederim. Çünkü insanı hayatın içinde taşıyan şey sonunda dosyasının kalınlığı kadar karakterinin ağırlığıdır. Eğitim de fotoğraflar, projeler, törenler ve raporlar arasında kendi asıl işini unutursa eğitim yapmış gibi oluruz.

Debord’u yeniden okurken vardığım yer burası oldu. Bizim değer kıtlığımız yok. Bu toprağın elinde büyük bir ahlak, aile, inanç, komşuluk ve dayanışma mirası var. Asıl mesele o mirası vitrinden indirip yeniden hayatın içine koyabilmek. Merhamet ederken kamerayı aramamak, çocuğa dürüstlük anlatırken önce kendimize bakmak, gençten saygı beklerken ona saygı göstermek, liyakat dediğimizde gerçekten ehil insanı aramak gerekiyor. Çünkü değer, çok tekrar edildiği zaman değil, insanın hayatında karşılığı bulunduğu zaman güçleniyor.

Belki Debord’un elli küsur yıl önce gördüğü tehlike de buydu. İnsan bir süre sonra yaşadığı hayatla gösterdiği hayat arasındaki farkı kendisi de unutabiliyor. Mutlu olmadan mutlu görünmek, bilmeden biliyor görünmek, dinlemeden dinliyor görünmek, ahlaklı yaşamaktan çok ahlak üzerine konuşmak mümkün hâle geliyor. Sonunda gösterdiğimiz insan ile olduğumuz insan birbirinden uzaklaşıyor.

Bunca ekranın, kameranın, sloganın ve gürültünün arasında benim hâlâ eski ve sade bir ölçüye inanasım geliyor: İnsan ne söylüyorsa biraz da öyle yaşamalı. Eskilerin “hâl ehli” dediği insan galiba buydu. Kendini anlatmak için çok söze ihtiyaç duymayan, sözüne baktığımızda hayatını, hayatına baktığımızda sözünü gördüğümüz insan.

Belki de “-mış gibi” yaşamaktan kurtulmanın yolu o eski kelimede saklıdır: hâl.