Geçenlerde dijital dünya üzerine resmî bir toplantı yapıyorduk. Gençlerin değişen alışkanlıklarını, dijital oyunları, sosyal medyayı, algoritmaları konuşuyorduk. Söz oyun kültürüne gelince masadaki arkadaşlardan biri bana dönüp gülerek:

“Hocam, siz de Olympia’da oynuyordunuz” dedi.

İnsan bazen geçmişine hiç ummadığı bir yerde yakalanıyor. Önünüzde resmî evraklar, etrafınızda ciddi yüzler, gündeminiz dijitalleşmenin geleceği… Derken yirmi yıl öncesinden tek kelime geliyor: Olympia…

Bir anda Moradon’un kalabalığı düştü aklıma. Anvil’in önündeki ümitli kalabalık, sıra sıra merchantlar, “party pls” diye dolaşanlar, Colony Zone’a çıkmadan önce son hazırlıklarını yapanlar… Bir neslin gençliğinden kalma küçük bir şehir.

Knight Online’ı hiç oynamamış olanlar için bazı şeyleri açıklamak gerekiyor. Moradon, oyunun büyük pazarı ve buluşma yeriydi. Merchant, karakterinizi tezgâha çevirip silah, zırh ve türlü itemi (değerli eşyaları) satışa çıkarmaktı. Olympia ise içinde yaşadığımız serverlardan biriydi. Server demek biraz memleket demekti. Ares, Diez, Xigenon, Beramus, Olympia… Her birinin kendi meşhurları, büyük clanları, zenginleri, kavgaları ve efsaneleri vardı.

“Hangi serverdasın?” diye sorardık. “Nerelisin?” der gibi.

2000’lerin başındaki interneti bugünün gençlerine anlatmak kolay değil. İnternet henüz insanın cebinde değildi. Ona gitmek gerekiyordu. İnternet kafeye girer, cebimizdeki paraya göre bir saat, iki saat satın alırdık. Fan uğultuları, klavye sesleri, yan masadan gelen bağırışlar birbirine karışırdı. Birinin başına iyi bir item düştüğünde üç sandalye hemen onun ekranının çevresinde toplanırdı.

Dijital dünyaya girmek için sokağa çıkıyorduk.

Bugünden bakınca internet kafelerin Türkiye’nin ilk dijital mahalleleri olduğunu düşünüyorum. Knight Online ise o mahallenin çarşısı, kahvesi, borsası ve savaş meydanıydı.

Oyuna girince önce tarafınızı seçerdiniz: El Morad veya Karus. Sonra sınıfınızı. Warrior, Rogue, Mage, Priest… Her birinin ayrı vazifesi vardı. Warrior ön safta dövüşür tank olurdu, Rogue hızıyla ve ani saldırılarıyla iş görür, Mage büyü kullanırdı. Priest ise heal basar, yani party’deki arkadaşlarını hayatta tutardı. İyi bir Priest’iniz yoksa üzerinizdeki pahalı itemların pek faydası kalmazdı.

Bize kimse takım çalışması dersi vermiyordu ama party bunun ne olduğunu öğretiyordu. Bir kişinin hatası bazen bütün grubu yatırırdı.

Asıl toplumsal hayat ise clanlarda kuruluyordu. Clan, aynı arma altında toplanan oyuncuların birliğiydi. İçinde hiyerarşi vardı, dostluk vardı, çekişme vardı. Birine item emanet edilirdi, diğerine edilmezdi. Kimin savaşta sağlam durduğu, kimin ilk sıkışmada kaçtığı bilinirdi. Gece üçte yardım istediğinizde kimin geleceğini de zamanla öğrenirdiniz.

İnsanların gerçek adlarını bilmezdik bazen. Nicklerini bilirdik. Nick basit bir kullanıcı adı değildi. Zamanla itibara dönüşürdü. Bir adamın serverda adı varsa sözü de kıymetliydi. Kötü nam salmışsa en iyi itemları kuşansa bile insanlar ona mesafeli dururdu.

Bugün “dijital kimlik” üzerine uzun uzun konuşuyoruz. Biz kavramını bilmeden yaşamıştık. Facebook henüz Türkiye’de yaygınlaşmamıştı. Instagram diye bir şey yoktu. Takipçi sayımız, mavi tikimiz, profilimize bakıp kaç kişinin bizi beğendiğini gösteren tablolarımız yoktu ama namımız vardı.

Knight Online’ın beni bugün en fazla düşündüren taraflarından biri de ekonomisidir. Oyunun para birimi Noah’tı. Farm yapmak, aynı yaratıkları tekrar tekrar keserek para veya değerli eşya toplamaktı. Sonra Moradon’a gider, merchant kurardınız. Fiyat takip edenler, ucuza alıp pahalıya satanlar, mal bekletenler, piyasayı iyi koklayanlar vardı.

Kimi oyuncu savaşta vasattı ama ticarette servet sahibiydi. Hayat gibi. Daha iktisat okumadan arzı, talebi, kıtlığı ve spekülasyonu kendi çapımızda öğreniyorduk.

Sonra Anvil vardı. Knight Online oynamış birine Anvil’i uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. Bir çeşit örstü. Itemınızı yükseltmeye çalışırdınız. Elinizde günlerce uğraşarak aldığınız bir silah vardır. +6’yı +7 yapmak istersiniz. Scroll’u koyarsınız. Birkaç saniye beklersiniz. Ya geçer ya da yanar yani kaybolur. Yanarsa o birkaç saniyelik sessizliği hâlâ hatırlayanlar vardır.

Bugün psikolojide değişken ödül sistemlerinden, belirsiz pekiştirmeden söz ediyoruz. Ödülün ne zaman geleceğini bilememek insanı tekrar denemeye iter. Biz bunun adını bilmiyorduk. Anvil’i biliyorduk.

Hele mesele +8 ise iş değişirdi. Dışarıdan bakan biri için silahın yanındaki küçücük bir rakamdı. Oyuncu içinse emek, güç, statü, biraz gösteriş, biraz da talih demekti. Anvil’in önünde kendimize söylediğimiz cümle de pek tanıdıktı: “Bir kere daha, bu sefer geçecek!” Birkaç saniyelik bekleyişte gerilim oyuncunun yüzüne vurur, item geçince sevinç, yanınca öfke ve can sıkıntısı aynı hızla gelirdi. Bugün biliyoruz ki belirsiz ödül beklentisi beynin dopamin sistemiyle yakından ilişkilidir; kayıp ve tehdit duygusu da amigdala başta olmak üzere duygusal tepki sistemlerini harekete geçirir.

Anvil tam da bu belirsizlik üzerine kuruluydu: Sonucun ne olacağını bilmiyor, bu yüzden yeniden denemek istiyordunuz. Bir bakıma oyunun içindeki küçük bir şans masasıydı. Orada bütün birikimini yakıp oyunu bırakan da oldu, “bir daha” diyerek daha fazla bağlanan da. Knight Online kuşağının Anvil hatıralarında bu yüzden zafer kadar hayal kırıklığı da vardır.

Knight Online insan tabiatını tanımak için de iyi bir yerdi. Koxp vardı. Karakteri sizin yerinize oynatan hile programlarının genel adı hâline gelmişti. Düpe vardı; itemlerin usulsüz biçimde çoğaltılması. Scam vardı; bildiğimiz dolandırıcılık. Hesap hırsızlığı vardı. Şifresini güvendiği birine verip ertesi gün karakterini bomboş bulanların hikâyeleri serverdan servera dolaşırdı.

Dijital etik henüz bugünkü kadar konuşulmuyordu ama meselenin kendisi çoktan ortaya çıkmıştı. İtem sanaldı, hırs ve hırsız gerçekti. Nick uydurmaydı, itibar gerçekti. Clan dijitaldi, aidiyet gerçekti. Bir insanı ekrana koyduğunuzda hırsını, kıskançlığını, sadakatini, dostluğunu kapının dışında bırakmıyordu. Hepsini yanında getiriyordu.

Bu yüzden Moradon bana bugün bile son derece insani bir yer gibi geliyor. Tüccarı vardı, savaşçısı vardı, zengini vardı, dolandırıcısı vardı, şöhretlisi vardı. Bir köşede saatlerce “party pls” yazdığı hâlde kimsenin gruba almadığı garibanı da vardı.

Küçük sayılmayacak bir toplumdu. Belki bizim kuşağın dijital dünyayla ilişkisini bugünkünden ayıran şey de buydu. Biz iki çağın arasından geçtik.

Sokakta top oynadık, akşam clan savaşına girdik. Ev telefonunu kullandık, MSN’de sabahladık. Kaset aldık, CD çektik, MP3 indirdik. Kontör hesabı yaptık. Modemin internete bağlanırken çıkardığı sesi dinledik. İnternet kafede “Abi yarım saat daha aç” dedik. Sonra bütün bunların küçücük bir telefonun içine toplandığını gördük.

Knight Online tam bu geçişin ortasında duruyordu. Oyuna girerdik ve oyundan çıkardık. Bilgisayar kapanınca dışarıda bizi bekleyen başka bir hayat vardı. Bugün o sınır giderek kayboldu. Oyunlarda kullanılan pek çok mekanizma gündelik hayatın içine taşındı. Level, puan, sıralama, rozet, ödül… Sosyal medya bunların yanına takipçiyi, beğeniyi, görüntülenmeyi ve etkileşimi koydu.

Biz karakterimizin levelini yükseltmeye çalışıyorduk. Şimdi insan kendi hayatının levelini yükseltmeye çalışıyor. Biz avatarımızı donatıyorduk. Bugünün insanı kendisini donatıp sergiliyor.

Aradaki fark küçük görünse de bence dijital kültürdeki büyük dönüşümlerden biri burada yatıyor. Knight Online’da insan kendisine başka bir karakter kuruyordu. Bugünün sosyal medyasında ise insanın kendisi giderek oynadığı karaktere dönüşüyor. Bu nedenle Knight Online’a eski bir bilgisayar oyunu gözüyle bakamıyorum. Türkiye’nin dijital kültür tarihi bir gün ciddi biçimde yazılırsa internet kafeler, MSN, Counter-Strike, Metin2 ve Knight Online birkaç nostaljik hatırayla geçiştirilemez.

Oralarda bir kuşak yeni bir toplumsallıkla karşılaştı. Kimlik ekrana taşındı. İtibar ekrana taşındı. Para, rekabet, dayanışma, kavga, dostluk ve aidiyet ekrana taşındı. Şimdi o kuşak büyüdü.

Boss bekleyenler toplantı bekliyor. Clan yönetenler ekip yönetiyor. Moradon’da merchant kurup fiyat takip edenler gerçek piyasalardan konuşuyor. Sabaha kadar level kasanlar kendi çocuklarına “Yeter artık, kapat şu bilgisayarı” diyor.

İşin en güzel ironisi de herhâlde burada. Toplantının ortasında arkadaşımın söylediği cümleye dönüyorum: “Hocam, siz de Olympia’da oynuyordunuz.” Evet, oynuyordum!

Toplantı devam etti. Dijitalleşmeyi, gençleri, bugünü ve yarını konuştuk. Fakat içimden başka bir şey geçti: Biz dijital dünyayı bugün tanımadık. Biz onun çocukluğunu da gördük.