“Okumayan hayvandır” desem, muhakkak birileri hayvanlara hakaret ettiğimi söyleyecektir. Haklı da olabilirler. Zira karga alet kullanıyor, yunus haberleşiyor, fil ölülerinin başında bekliyor; insan ise elindeki telefonla üç saat boyunca başparmağını aşağı yukarı oynatıp sonra memleket, tarih, din, ahlak ve insanlığın geleceği hakkında kati hükümler verebiliyor. Dolayısıyla meseleyi hayvanların üzerine yıkmak pek insaflı görünmüyor.
Benim derdim başka.
Kur’an’da insanın yaratılışına dair tuhaf ve büyük bir sahne vardır. Allah Âdem’e “isimleri” öğretir. Bu anlatıyı öteden beri insanın mahiyetine ilişkin muazzam bir işaret olarak görürüm. Çünkü Âdem’e eşya gösterilmekle kalmaz, eşyanın isimleri de öğretilir. İnsan böylece gördüğü şeylerin arasında yaşayan bir mahlûk olmaktan çıkar, onları ayıran, adlandıran ve anlamlandıran bir varlığa dönüşür. Taşa bakar; taş der, sonra mezar der, sınır der, mabet der, vatan der. Göğe bakar; yıldızı görür, ardından sonsuzluğu düşünür. Ölümü görür; bununla da yetinmeyip kendi ölümünü düşünür. Hatta bir gün oturup “Ben kimim?” diye sorar ki kanaatimce insanın başına gelen belaların mühim bir kısmı da bu soruyla başlamıştır.
Okumayı bunun için severim. Kitap açtığımda başka insanların dünyaya verdikleri isimlerin arasında dolaşırım. Dostoyevski suç dediğim şeyin kapağını kaldırır, altında başka bir insan gösterir. Kafka düzen dediğim şeyin içinden kâbus çıkarır. İbn Haldun devletin ömrünü insan ömrüne benzetir. Nietzsche ahlakın soyunu kurcalar. Tanpınar saate bakar ama zamanı görür. Ben bunları onların hükümlerine teslim olmak için okumam. Aynı dünyaya bakıp benim göremediğim neyi gördüklerini merak ederim. Okumak biraz da başka bir insanın gözlerini ödünç almak, sonra kendi gözlerimizin sandığımız kadar masum olmadığını fark etmektir.
Çünkü hepimiz isimlendirilmiş bir dünyanın içine doğuyoruz.
Daha düşünmeye başlamadan önümüze koskoca bir sözlük bırakılıyor. Başarı şudur, mutluluk budur, makbul insan şöyledir, iyi hayat böyle yaşanır. Sonra siyaset geliyor; kahramanı ve haini gösteriyor. Reklam geliyor; ihtiyacımız olmayan şeye “ihtiyaç” adını veriyor. Piyasa geliyor; pahalı olana “değerli”, çok kazanana “başarılı” diyor. Sosyal medya güzelliği, itibarı, mutluluğu tarif ediyor. Algoritma ise bütün bunların arasından hangilerini göreceğimizi seçiyor. Nihayet insan, başkalarının hazırladığı sözlükle kendi hayatını okumaya başlıyor.
Tehlike burada.
Her şeyi verili aldığımızda tefekkür yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Ardından hayal gücü çekiliyor. Çünkü “Hayat böyle”, “Dünya böyle dönüyor”, “Herkes böyle yapıyor”, “Başka türlü olmaz” gibi pek makul görünen cümlelerin gerisinde korkunç bir teslimiyet vardır. Başka türlü bir dünya tahayyül edemeyen insan, içinde yaşadığı dünyayı kader zanneder. Alışılmış olanı doğru, güçlü olanı haklı, yaygın olanı normal kabul etmeye başlar.
Ben okumayı tam burada bir direnme çabası sayıyorum.
Kitabı açmak bazen dünyaya karşı küçük bir itirazdır: “Bana anlattığınız hikâyenin tamam olduğundan emin değilim.”
Tarih okuyan insan imparatorlukların öldüğünü öğrenir. Felsefe okuyan insan apaçık sandığı hakikatlerin asırlardır tartışıldığını görür. Roman okuyan insan, ömrü boyunca nefret edeceği bir adamın zihnine girip orada kendisinden bir parça bulabilir. Şiir okuyan insan, yüzlerce defa gördüğü yağmuru yüz birinci defa başka türlü görür. Okumanın insana yaptığı en büyük iyilik belki de budur: Dünyayı çoğaltır.
İktidarın her çeşidi ise dünyayı teke indirmek ister. Tek doğru hayat, tek başarı ölçüsü, tek makbul insan, tek hikâye… Çünkü tahayyül eden insanın yönetilmesi güçtür. Ona “Başka türlü olmaz” dersiniz, adam kalkıp tarihten başka türlü olmuş yüz örnek getirir. “İnsan böyledir” dersiniz, bir roman kahramanı çıkarıp önünüze koyar. “Herkes böyle düşünüyor” dersiniz, iki bin yıl önce yaşamış bir adamın bambaşka cümlesini bulur.
Kitabın baş belası olması biraz bundandır.
İyi kitap beni rahatlatmaz. Biraz huzursuz eder. İbn Haldun’dan sonra devlete, Dostoyevski’den sonra suça, Orwell’dan sonra dile, Nietzsche’den sonra ahlaka eskisi gibi bakamıyorsam okumuşumdur. Yok, kitabı kapattığımda zihnimdeki bütün eşyalar bıraktığım yerde duruyorsa birkaç yüz sayfa tüketmişimdir. İnsan lokantada da tüketir; bunun için kütüphaneye gitmeye gerek yoktur.
Üstelik çağımızın meselesi harf bilmemek de değil. Belki insanlık tarihinde hiçbir nesil bizim kadar çok yazı görmedi. Sabah ekrana bakarak uyanıyor, gece ekrana bakarak uyuyoruz. Haber başlıkları, yorumlar, altyazılar, mesajlar, bildirimler, paylaşımlar… Beş dakikada Stoacılık öğreniyor, iki dakikada Nietzsche’yi hallediyor, yarım dakikalık videodan Osmanlı’nın niçin çöktüğünü öğrenip yorumlara “Asıl mesele şu” diye giriyoruz. Malumat çoğalırken düşünce garip biçimde azalıyor.
Çünkü tefekkür aceleyi sevmez. Bir cümlenin önünde durmak ister. Anlamadığımız yere dönmek, bazen kitabı kapatıp pencereye bakmak, okuduğumuz şeyin birkaç gün içimizde dolaşmasına izin vermek gerekir. Gerçek okuma zihne bilgi istiflemekten çok, zihindeki eşyaların yerini değiştirmektir.
Bu yüzden dönüp Âdem’e bakıyorum.
İnsanın hikâyesinin başında isimler vardı.
Çağımızın insanı ise isimleri yeniden başkalarına teslim ediyor. Başarıyı başkası isimlendiriyor, güzelliği başkası, ihtiyacı başkası, düşmanı başkası, mutluluğu başkası. Bir müddet sonra insan neyi niçin istediğini bile kendi kelimeleriyle anlatamaz hâle geliyor.
İşte benim “okumayan hayvan” derken kastettiğim mahlûk biraz budur. Okumadığı için bilgisiz kalan insan değil; dünyayı yeniden adlandırma zahmetinden vazgeçmiş, önüne konulan anlamlarla yetinmeye başlamış insan.
Çünkü insanın başına gelebilecek en büyük felaket kafese kapatılması olmayabilir.
Daha korkuncu, kendisine kafesin adının “dünya” olduğunun öğretilmesidir.
Okumak ise belki o eski Âdemî kabiliyetin hâlâ ölmediğini gösteren küçük bir işarettir:
Parmaklıklara yeniden isim vermek.