Mevcut insanlık durumuna baktığımızda göreceğimiz en önemli hallerden birisi, aklın varlığı, bireyin yokluğudur. “Akıl var, birey yok” dediğimizde bahsettiğimiz şey, bir toplumun akılsız olması değildir. Söz ettiğimiz şey, daha zor ve daha rahatsız edici bir durumdur. Bahsettiğim şey, insanların düşünme yeteneğine sahip oldukları hâlde kendi düşüncelerinin sahibi olamamalarıdır. Bahsettiğim şey, akıl çalışmasına rağmen insanın kendi aklının öznesi olamamasıdır. Bahsettiğim şey, insanın düşünmesine rağmen, kendi adına düşünememesidir. Günümüzde bilginin, eğitimin, tartışmanın ve entelektüel üretimin olmasına rağmen olmayan çok asli kaynak yoktur. Olmayan şey, bilginin, okumanın, tartışmanın , entelektüel üretimin arkasındaki asli kaynak olan kendi hayatı hakkında hüküm verme cesaretine sahip bireyin bulunmayışıdır. Hiçbir metin, yazar, düşünür, inanç, kurum ve otorite, asli kaynak değildir. Her şeyin asli kaynağı, kendi hayatı hakkında hüküm verme cesaretine sahip olan bireydir.
Birey olmayı, yalnız başına yaşamak veya toplumdan kopmak olarak anlamak ve sunmak engelli bir zihnin kurgusudur. İlişkisel bir varlık olarak insan, aileye, dostlara, kültüre, dile ve topluma ihtiyaç duyar. İnsanın bütün bunlara ait olmasıyla bunların içinde erimesi arasında önemli bir fark vardır. Birey, ait olduğu şeylerden kaçan insan değildir. Birey, ait olduğu şeyler karşısında kendi mesafesini kurabilen insandır.
Bireyin temel özelliği yalnızca akıl değildir. Bireyin temel özelliği, epistemik özerkliktir. İnsan neye inanacağı, neyi reddedeceği, hangi değeri benimseyeceği konusunda kendi hükmünü oluşturabilmelidir. Akıl burada hazır cevapları bulmak için kullanılan bir araç değildir. Akıl, insanın kendi hayatına ilişkin düşünsel sorumluluğunu üstlenmesinin yoludur. Bağımlılık sadece cehaletten kaynaklanmaz. Bağımlılık, kendi hükmünü oluşturma hakkından vazgeçmekten kaynaklanır.
Aşkın bir hakikate inanmak ile insanın kendi aklını askıya alması aynı şey değildir. Tarih boyunca kutsal olduğu kabul edilen kurguların etrafında güçlü otorite yapıları oluşmuş, insanın neye inanacağı kadar nasıl düşüneceği de belirlenmiştir. Böyle bir durumda vahiy, yorum, gelenek ve otorite arasındaki sınırlar birbirine karışabilir. İnsan hakikati arayan bir özne olmaktan çıkarak kendisine verilmiş hakikatin taşıyıcısına dönüşebilir. Sorun tam burada başlar. İnsanın kendi aklını kullanması, yalnızca bir entelektüel faaliyet değildir. İnsanın kendi aklını kullanması, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.
İnsan kendi özgürlüğünden gönüllü olarak vazgeçebilir. Bunun psikolojik bir nedeni vardır. Kendi kararını vermek yorucudur. Şüphe taşımak huzursuz edicidir. Yanılma ihtimalini kabul etmek kolay değildir. Buna karşılık kesin cevaplar insana rahatlık verir. Cemaat, ideoloji, lider, gelenek veya kutsal otorite insanın omuzlarından karar verme yükünü alabilir. İnsan “Ben karar verdim” demek yerine “Bize böyle öğretildi” dediğinde psikolojik olarak kendisini daha güvende hissedebilir.
Burada aidiyet ile bireysellik arasında kaçınılmaz bir savaş olduğunu düşünmemek gerekir. İnsan hem ait olabilir hem birey olabilir. Asıl mesele, aidiyetin bireyin yerine geçmesidir. İnsan bir topluluğun üyesi olduğu için değerli değildir; önce insan olduğu için değerlidir. Hiçbir aidiyet, kendiliğinden ve doğal bir şekilde değerli değildirler. Bütün aidiyetler, yapaydırlar ve kurgudurlar.
Kültürel antropolojinin bize öğrettiği önemli şeylerden biri, insanın kendisini çoğu zaman tek başına tanımlamadığıdır. İnsan ailesiyle, diliyle, diniyle, toplumsal çevresiyle ve tarihsel hafızasıyla kendisini anlamlandırır. Fakat bu ilişkisel yapı, bireyin yokluğu ve erimesi anlamına gelmemelidir. Tam tersine, olgun bir kültür insanın kendi mirasıyla konuşmasına izin veren kültürdür. Gelenek ancak yeniden yorumlanabildiğinde ve aşıldığında canlıdır. Hiçbir itirazın mümkün olmadığı yerde gelenek artık kültür olmaktan çıkar, otoriteye dönüşür.
Bu noktada birey olmak, yalnızca devlet ile kişi arasında ontolojik bir ayırım yapmayı zorunlu kılmaktadır. İnsan ve devlet birbirinden ayrılmalıdır. Birey olmak, insanın kendi vicdanı ve aklı üzerinde başka bir insanın veya kurumun mutlak hâkimiyet kuramaması fikridir. Bu anlamıyla birey olmak, bireyin düşünsel dokunulmazlığıdır. İnsan inanabilir, inanmaya bilir, fikrini değiştirebilir, yanılabilir, yeniden düşünebilir. İnsanın kendi zihninde bir alan açabilmesi, bireysel özgürlüğün en temel biçimlerinden biridir. Bireyin kendi hayatı, devletin müdahalelerine kapalı bir alandır.
Meseleyi yalnızca “akıl özgür olsun” demek olarak görmüyoruz. Sormak istediğimiz daha derindeki soru şudur: Akıl kimin aklıdır? Eğer insan kendi aklını kullanırken sürekli olarak bir otoritenin onayını arıyorsa orada akıl vardır ama birey eksiktir. Eğer insan yalnızca kendisine öğretilenleri tekrar ediyor, fakat bunları kendi deneyimiyle sınayamıyorsa orada bilgi vardır ama özne zayıftır. Eğer insan kendi hayatının anlamını sürekli dışarıdan almak zorunda hissediyorsa orada kültür vardır ama bireyselleşme tamamlanmamıştır.
İnsanın özgürlüğünün başladığı yer, bireyselleşmenin başladığı yerdir. Özgürlük, insanın her şeyi istediği gibi yapması değildir. Özgürlük, kendi düşüncesinin sorumluluğunu taşıyabilmesidir. Yanılabilme hakkıdır. Fikrini değiştirebilme hakkıdır. “Hayır” diyebilme hakkıdır. Kendi hayatının anlamını başkasına bütünüyle devretmeme hakkıdır. Bu yüzden “akıl var, birey yok” yalnızca bir toplumsal eleştiri değildir. Aynı zamanda insanın oluşuna ilişkin bir tezdir. İnsan hazır bir birey olarak dünyaya gelmez. Birey, kendi aklıyla karşılaşarak, kendi korkularını aşarak, otoritelerle arasına düşünsel bir mesafe koyarak ve sonunda kendi hayatının sorumluluğunu üstlenerek oluşur. İnsan olmanın daha ileri biçimi, yalnızca düşünebilmek değil, kendi düşüncesinin sahibi olabilmektir.
Akıl insanı mümkün kılar; fakat birey, aklın özgürleşmesiyle oluşur. İnsan ancak kendi aklının sahibi olduğunda başkasının düşüncesinin taşıyıcısı olmaktan çıkar ve kendi varoluşunun kurucusu hâline gelir. Asıl sorunun akla sahip olmak değil, aklının sahibi olmak olduğunu düşünüyorum.