Geçtiğimiz hafta, “Sanat Delili”ni ele almıştık. Bu hafta ise “Ahlak Delili”ni incelemeye çalışacağız inşâallahü teâlâ.

“Ahlâk Delili” kısaca şudur: İnsanoğlu; hayır ile şerri, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, fayda ile zararı, adalet ile zulmü ve merhamet ile acımasızlığı birbirinden ayırabilecek ahlâkî bir şuura sahiptir. Toplumlar arasında bazı ahlakî anlayış farklılıkları bulunsa da hayır, iyilik, doğruluk, güzellik, fayda, adalet ve merhamet gibi değerlerin övülmesi; buna karşılık şer, kötülük, yanlışlık, çirkinlik, zarar, zulüm ve acımasızlık gibi davranışların kınanması, insanlığın ortak özelliklerindendir.

Bu ortak ahlakî şuur, yalnızca insanın maddî ihtiyaçları ve menfaatleriyle açıklanamayacak bir mahiyet arz etmektedir. Öyleyse, bu ortak ahlakî şuur, insanın ortaya koyduğu bir değer değildir. İnsanda bulunan bu ahlâkî bilincin, insanı aşan daha üstün bir temele dayanması gerekir. “Ahlâk Delili”nin mantıkî açılımı ise şöyledir:

1) İnsanoğlu kendiliğinden iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilmektedir: Evet, insan sadece kendisine fayda sağlayan veya zarar veren şeyleri değerlendirmez. Aynı zamanda bazı davranışları ahlaken iyi veya kötü olarak görür. Meselâ adaletin iyi, zulmün kötü; doğruluğun güzel, yalanın çirkin olduğunu vicdanî bir şuurla kabul eder.

2) Ahlâkî değerler yalnızca kişisel tercihlerden ibaret değildir: Bir insanın bir davranışı sevmesi veya sevmemesi kişisel bir tercihtir. Fakat masum bir kimseye zulmetmenin yanlış olduğunu söylemek, sıradan bir tercih değildir. Dolayısıyla bu durum, ahlâkî değerlerin kişisel tercihlerden bağımsız bir temele sahip olduğunu göstermektedir.

3) Ahlakî şuurun kaynağı sadece toplum olamaz: Bir toplumun çoğunluğu bir davranışı kabul etse bile bu, onun mutlaka ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez. Nitekim tarih boyunca toplumların benimsediği bazı uygulamalar, daha sonra adaletsiz ve insan onuruna aykırı kabul edilmiştir. Bu durum, ahlakî ölçülerin yalnızca toplumsal uzlaşmaya indirgenemeyeceğini göstermektedir.

4) İnsan, kimse görmese bile ahlakî sorumluluk hisseder: İnsan, yaptığı bir kötülükten dolayı bazen hiçbir kimse haberdar olmadığı hâlde vicdanen rahatsızlık duyabilmektedir. Aynı şekilde, hiçbir karşılık beklemeden iyilik de yapabilmektedir. Bu durum, ahlakî bilincin yalnızca ceza ve mükâfat beklentisine dayanmadığını ortaya koymaktadır.

5) İnsanlarda doğal olarak bir ahlakî şuur varsa, bunun bir temeli olmalıdır:
İyilik ve kötülük, doğruluk ve yanlışlık, adalet ve zulüm gibi değerler gerçekten bağlayıcı ise, insandaki bu ahlakî bilincin de bir temele dayanması gerekir. Çünkü bağlayıcı bir ahlâk anlayışı, temelsiz ve rastlantısal olamaz.

6) Bu temel, insanı aşan bir kaynağa dayanmalıdır: İnsan sınırlı, değişken ve yaratılmış bir varlıktır. Bu sebeple bütün insanlar için geçerli olduğu kabul edilen mutlak bir ahlâk düzeninin nihâî kaynağı, insanın kendisi olamaz. Dolayısıyla ahlakın nihaî temeli, insanı aşan bir varlığa dayanır.

7) Ahlakî şuurun doğru açıklaması, mutlak ilim ve hikmet sahibi Allahü Teâlâ’nın varlığıdır: İnsan ürünü olmayan ve insanı aşan bu ahlâkî düzenin arkasında, aşkın ve bağlayıcı bir temelin bulunması elzemdir. İşte bu temel; her şeyi bilen, hikmeti sonsuz ve adaleti mutlak olan Allahü Teâlâ’dır.

8) Dolayısıyla ahlakî şuur, insanı Allahü Teâlâ’nın varlığına götürmektedir: İnsanın doğasında bulunan bu ahlakî bilinç, evrensel ve bağlayıcı ahlakî değerlerin kaynağı hakkında önemli bir işaret sunmaktadır. Çünkü insan, bazen kendi şahsî menfaatine aykırı olsa bile doğruluğu, adaleti ve iyiliği savunabilmektedir. Bu durum, ahlâkî şuurun yalnızca kişisel menfaatlerle açıklanamayacağını göstermektedir.

Öyleyse insanda bulunan bu ahlâkî şuurun nihaî kaynağının, insanı aşan üstün ve müteâl bir varlığa dayanması gerekir. İşte bu üstün ve müteâl varlık, Allahü Teâlâ’dır.

Âyet-i kerîmelerde buyuruldu ki:

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene; sonra da ona kötülüğünü ve takvâsını ilham edene andolsun.” (Şems 7-8)

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olanla sav.” (Fussilet 34)

(Devamı haftaya…)