Ortadoğu’nun semaları yine dumanla kaplı… Yeryüzünün en kadim coğrafyası, en derin yaralarıyla yeniden kanıyor. Çocukların çığlıkları, annelerin feryatları, yıkılmış şehirlerin suskunluğu arasında aynı soru yankılanıyor:

“Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?”

Bu soru yeni değil. Bu soru, Bedir’in kumlarında da soruldu, Uhud’un yaralı yamaçlarında da… Hendek’in soğuk gecelerinde de müminlerin dudaklarından döküldü. Hatta Kur’an bu soruyu bizzat nakleder:

“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokundu, öyle sarsıldılar ki, Peygamber ve beraberindeki müminler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Demek ki bu soru, acziyetin değil; imtihanın bir parçasıdır. Bu soru, iman edenlerin yol haritasında vardır. Ama cevabı da nettir:

Allah’ın yardımı yakındır.

Bugün yaşananlar sadece bir coğrafyanın meselesi değil; bir ümmetin imtihanıdır. Siyonist zulmün ve emperyalist hesapların Ortadoğu’yu kana buladığı bu süreçte, mesele sadece zalimlerin gücü değil; mazlumların ve ümmetin duruşudur.

Zira Allah’ın yardımı gelişigüzel bir lütuf değildir. O yardımın şartları vardır. Kur’an bu gerçeği açıkça ilan eder:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)

Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Biz Allah’a ne kadar yardım ediyoruz?

Hakikatin yanında mıyız, yoksa sessizliğin konforunda mı?

Mazlumun duasına ortak mıyız, yoksa sadece ekran başında izleyenlerden mi?

Zulmü lanetliyor muyuz, yoksa alışıyor muyuz?

Çünkü Allah’ın yardımı, sadece bekleyenlere değil; mücadele edenlere gelir.

Resûlullah (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurur:

“Şunu bilin ki zafer sabırla, kurtuluş sıkıntıyla, kolaylık ise zorlukla beraberdir.” (Tirmizî)

Bu ilahi yasa değişmez. Sabır olmadan zafer yoktur. Bedel ödenmeden nusret gelmez. Gözyaşı dökülmeden diriliş başlamaz.

Bugün Gazze’de, Kudüs’te, Şam’da, İran'da, Yemen’de akan kan; aslında ümmetin uyanışının eşiğidir. Bu sancı, bir doğum sancısıdır. Ancak doğumun gerçekleşmesi için ümmetin kendine gelmesi gerekir.

En acı gerçek ise şudur:

Zalimlerin gücünden çok, mazlumların sahipsizliği yakıyor içimizi.

Ümmet, parçalanmış; kalpler bölünmüş; liderler suskun…

Bir avuç mücahid direnirken, milyonlarca insan sadece seyrediyor.

Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ümmeti şöyle tarif eder:

“Müminler bir vücut gibidir; bir uzuv rahatsız olursa diğerleri de uykusuzluk ve ateşle ona katılır.” (Buhârî, Müslim)

Bugün o vücut uyuşmuşsa, mesele sadece zulüm değil; ümmetin kendi hastalığıdır.

Peki, Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?

Allah’ın yardımı; kalpler yeniden tevhidle dirildiğinde, ümmet yeniden kardeşliğe sarıldığında, hak menfaatin önüne geçtiğinde, korku yerini imana bıraktığında gelecektir.

Allah’ın yardımı; konfor koltuklarından değil, secdeden yükseldiğinde, sadece sözde değil amelde birlik sağlandığında, zulme karşı bedel ödemeyi göze alanlar çoğaldığında gelecektir.

Unutmayalım:

Allah vaadinden dönmez.

Zulüm ebedî değildir.

Gece ne kadar karanlık olursa olsun, sabah mutlaka doğar.

Ama sabahın doğması için birilerinin geceyi beklemesi değil, geceyi yırtması gerekir.

Bugün bize düşen, “yardım ne zaman gelecek?” diye beklemek değil; o yardımın gelmesine layık bir ümmet olmaktır.

Ve o zaman Kur’an’ın müjdesi yeniden yankılanacaktır:

Dikkat edin! Allah’ın yardımı muhakkak yakındır.