Geçen haftaki “Kalbe Denk…” yazımda, anlamak, anlaşmak ve anlaşılmak meselesine kısmen değinmiştim. Yazının ana teması; farklı dünyaların insanı olunsa bile, insanî değerler noktasında asgari bir müşterekte buluşulabildiğinde, ikili iletişimin gücüyle dostluğun mümkün olabileceği fikriydi. Dostluğun; kendini anlatma zorunluluğu duymadan beklentiden uzak, karşılıklı bir anlama arayışının bütünleştirici gücüyle vücut bulabileceği iddiasından hareketle kalbi kalbinize denk dostluklara rast gelmenizi temenni etmiştik.

Bu çerçevede, “anlamak” kavramına özellikle girmemiştim. Ancak konunun henüz sıcaklığını koruduğunu ve bu meselenin biraz daha derinlikli ele alınmayı hak ettiğini düşünerek bu haftaki köşemizde anlamak, anlaşmak ve anlaşılmak kavramlarını merkeze almak istedim.

Hayatı tek cümleyle tarif edecek olsam, o cümle şu olurdu: “Yaşamak, insanın anlam yolculuğudur.”

Yaşam; doğumla başlayıp ölümle nihayet bulan bir süreçtir. Bu sürecin tamamı bir yol, insan ise bu yolun yolcusudur. İnsanın anlam arayışı, doğduğu gün başlar; hatta anne karnına düştüğü andan itibaren başladığını söyleyenler de vardır.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı ‘alak’tan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak Suresi, 1–5) Bu ayetler, malumunuz olduğu üzere ilk inen ayetlerdir. Bir bakıma insanın hikmeti, hakikati kavrama, idrak etme ve anlama yolculuğunun ilk adımıdır. Yolun başındaki ilk işaret, ilk yön levhası…

Biz anlam yolculuğuna Yaratan’ın adıyla başladığımızda, yolun istikametini de belirlemiş oluyoruz. Rabbimiz bilmediklerimizi bize öğreteceğini zaten vaat ediyor. Yeter ki bu anlam yolculuğundan vazgeçmeyelim.

Peki var olduktan sonra hangisi gelir: Anlamak mı, anlaşmak mı, anlaşılmak mı?

Bu sorunun herkes için farklı bir cevabı olması muhtemeldir. Bu yazı bir deneme yazısı olduğu için, burada ifade edilenler bir iddiadan ibarettir. Fakat bu iddiayı kıymetli kılan şey, benim ona yüklediğim anlamdır. Zihnimin kabul ettiğini kalbim de onaylıyorsa, o şey benim için anlamlıdır. Bu öznel yargı size anlamsız gelebilir; sizin anlam dünyanızda bir karşılık bulmayabilir. Bu da son derece tabii bir durumdur.

Kimi insanlar, insanın yalnızca bireysel değil aynı zamanda sosyal bir varlık olduğunu söyleyerek, anlamdan önce anlaşmanın gelmesi gerektiğini savunabilir. Oysa anlaşmak, çoğu zaman; öncesinde bir uyumsuzluğu, bir problemi, bir çatışmayı var kılması gerekir. Anlaşmalar genellikle savaşlardan, krizlerden, kırılmalardan sonra yapılır. Çoğu zaman kazananın şartları dayatılır; kaybedenin payına ise sessiz bir kabulleniş düşer.

Anlaşılmak ise çoğu zaman bir beklenti hâlidir. Kendi istediği gibi yaşamak yerine, başkalarını memnun etmeye çalışmak; onaylanmak, takdir edilmek uğruna kendi hakikatinden uzaklaşmaktır. Burada savunulan “anlamak” eylemi, bir bencillik olarak algılanmamalıdır. Bu, kişinin kendini merkeze alması değil; olaylara ve olgulara kendi idrak penceresinden bakabilmesi demektir.

Anlamak, çoğu zaman sessiz bir eylemdir. Gürültü sevmez, alkış beklemez. Kendini dayatma ihtiyacı yoktur. Anlamak aceleye gelmez, çünkü acele eden zihin, hakikati ıskalar. Bu yüzden anlamak, çağımızın hız takıntısıyla en çok çatışan erdemlerden biridir. Her şeye hemen bir tepki vermek, hemen bir kanaat oluşturmak, hemen bir taraf seçmek zorunda hissettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Oysa anlamak, taraf olmadan önce insan kalabilmeyi gerektirir.

Anlaşılmak isteği arttıkça, insan kendini anlatmaya başlar; kendini anlatmaya başladıkça da savunma refleksi devreye girer. Savunma ise çoğu zaman hakikatin önüne geçer. İnsan kendini savunurken, aslında kendini ortaya koyamaz; aksine kendinden uzaklaşır. Çünkü savunulan şey artık hakikat değil, benliktir.

Modern insanın en büyük çıkmazlarından biri de anlaşılmadan anlaşmak istemesidir. Oysa anlaşmak, çoğu zaman yüzeysel bir uzlaşıdır. Aynı cümleleri kurmak, aynı kavramları kullanmak, aynı kelimelere başvurmak; aynı anlam dünyasında buluşulduğu anlamına gelmez. Aynı dili konuşup birbirini hiç anlamayan insanların sayısı, birbirini anlayıp aynı dili konuşamayanlardan çok daha fazladır.

Herkes tarafından anlaşılmak mümkün değildir ve belki gerekli de değildir. İnsan, hayatı boyunca herkese kendini izah etmeye çalışırsa, bir süre sonra neyi neden yaptığını kendisi de unutur. Anlamak, seçici olmayı gerektirir. Her kapıyı çalmamak, her sofraya oturmamak, her davete icabet etmemek… Bu bir kibir değil, anlamın doğasında var olan bir ölçüdür. Ki anlamın ve hakikatin ispata ihtiyacı yoktur.

Çünkü anlam, her yerde tüketilebilecek bir şey değildir. Anlaşılmaya çalışmak, insanın kendi iç dengesini bozar. Bu yüzden insan, önce kendini anlamalıdır. Kendini anlayamayan birinin, başkasını anlaması mümkün değildir.

Herkesle anlaşmak zorunda değiliz, herkes tarafından anlaşılmak da… Kendi anlamımızı yitirdiğimiz anda, ne anlaşmanın ne de anlatmanın bir kıymeti kalır.

Hayat yolculuğu, bir puzzle oyunu gibidir. Herkes kendi puzzle’ındaki parçaları, kendi anlam dünyasına göre yerine yerleştirdiğinde bütün tamamlanır. Başkasının anlamıyla parça yerleştirmeye çalışan ya da kendi parçalarının başkaları tarafından anlaşılmasını bekleyen kişi bütünün ahengini bozar. Çünkü bazı boşluklar vardır ki, onları yalnızca siz doldurabilirsiniz.

Nitekim Leo Buscaglia’nın da dediği gibi:

“Unutma! Yaşam dokuması henüz tamamlanmamış, olağanüstü güzellikte bir duvar halısıdır ve sana ait olan boşluğu yalnız sen doldurabilirsin.”