Güneşin altında ağır ağır akan nehrin kıyısında duran adam, suyun yüzeyinde sadece kendi yansımasını değil, gelip geçmiş binlerce yüzü görüyordu. Bir an için suya adım atıp akışı tersine çevirebileceğine, 28 Şubat günündeki o karanlık güne dönüp ateşlenen bir mermiyi havada durdurabileceğine inandı. Aynı anlarda, dünyanın bir başka ucunda, yıkılmış bir imparatorluğun ıssız konağında, üzerine dedesinin entarisini geçirmiş bir adam konserve yiyerek ölülerle konuşuyordu. Biri zamanı geri alıp tarihi yeniden yazabileceğini sanıyor, diğeri ise gerçeği yalnızca ölülerin bildiğine, yaşayanların hayata dair hiçbir şey anlamadığına kani oluyordu.

Zaman, içinden geçip gittiğimiz bir nehir mi, yoksa bizi yutan karanlık bir girdap mıdır?

Bu iki silüet, coğrafyalarla ve çağlarla ayrılmış olsalar da, insanlığın o en eski yanılgısında birleşiyorlardı: Geçmişe hükmetme arzusu. Oysa geçmiş, yabancı bir ülkedir; orada işler bambaşka yürür ve o topraklara vizesiz girilemez.

Bu yalnızca nehir kıyısındaki adamın ya da ıssız konaktaki adamın yanılgısı değil. Aynı arzu, kürsülere taşınır, tutanaklara geçer, yasalara dönüşür.

Birinci meclis grubu, tarihin hatalarını bugün alınacak kararlarla geçmişe dönük olarak düzelteceklerini ilan etti. Karşı cephenin yanıtı ise aynı tutanaklara başka bir şerh düştü: Dün kapanmış bir defterdir, açılan her sayfa sadece bugünü yırtar.

Düşünce dünyasında buna anamnesis derler; kaybedilmiş o ilk hakikati, o saf masumiyet çağını hafızanın derinliklerinden çekip çıkararak bugüne çağırma arzusu. Ama bu kelimeyi tozlu raflardan çıkarıp siyaset meydanına taşıdığınızda, karşınıza çıkan manzara farklıdır. Anamnesis burada felsefi bir uyanış değil, bir siyasi yakıttır. Toplumlar, bugünün ağırlığını taşıyamadıklarında, dünün gölgelerine sığınarak yepyeni bir son yazmanın peşine düşerler. Bizler, günü kurtaran anlık alkışların cazibesine kapılarak uçlara savrulamayız. Uzun vadeli stratejiler, heyecanlı kalabalıkların tezahüratlarıyla değil, ihtimalleri serinkanlılıkla hesaplayan ağırbaşlı bir yaklaşımla inşa edilir.

Havanın birdenbire yanık kâğıt ve eski bakır koktuğu o eşik anlarını düşünün. Takvim yapraklarının birbirine girdiği, altmışlı yılların geniş yakalı bir takım elbisesinin, yüz yıl öncesinin soğuk ve kanlı koridorlarında yürümeye başladığı o sembolik anlar. Cansız nesneler dile gelir, kelimeler et kemiğe bürünür. Zamanın çift yönlü yırtıldığı bu illüzyon, hakikatin o sarsılmaz duvarına çarpana dek sürer. Tarihi değiştirme arzusu, tıpkı namludan çıkmış o mermiyi havada asılı tutmaya çalışmak kadar nafile bir hezeyandır. Biz o kurşunun zamanın boşluğunda donup kaldığını, akışın durduğunu hayal ederken; hakikat acelesi olmadığını bilir.

Hakikat, zamanın oyunlarına yenik düşmeyecek kadar ağırdır.

Kitleleri peşinden sürükleyen tarihi yeniden yazma hevesinin karşısında değişmez bir yasa durur. Belki de şöyle bir formül icat etmek gerekir; kurgu ile siyaset biliminin tam ortasında duran türden: Hk(t) = Kh · (1 − e^(−t/vy)).

Burada Hk, yani Hakikatin Kütle Çekimi, toplumsal zemini bir arada tutan nihai kuvvettir. Yalanın yayılma hızı (vy) ne kadar büyük olursa olsun, zaman (t) büyüdükçe Hk kaçınılmaz biçimde Kh'ye, yani hakikatin kütlesine yaklaşır. Bunu kanıtlamak için diferansiyel denklemlere gerek yok; tarihin kendisi bu hesabı her seferinde yeniden yapıyor. O kütle çekimi, uçuşan bütün illüzyonları kendi ekseninde eritir ve sistemi asıl yörüngesine oturtur.

Nehir aktı. Her zaman aktı.

Suyun altında, taşların arasında, kim bilir kaç adam yatıyor; hepsi akışı durdurmaya çalışırken sürüklenmiş. Nehir kıyısındaki adam sonunda döndü. Arkasına bakmadı. Belki de suyun yüzeyindeki binlerce yüzün arasında artık kendi yüzünü göremediği için.

Konaktaki adam hâlâ orada mı? Bilmiyoruz. Ama dedesinin entarisi bir sabah katlı bulunmuş, satranç taşları yere saçılmıştı. Belki ölüler de yoruldu beklemekten.

Havada asılı kalan mermi bir gün düşecek. Her şey düşer. Mesele, altında durmamaktır.