Pazar sabahı... Haritalar masaların üzerinde, televizyonlarda uzmanlar "Sıradaki hedef kim?" diye bağırıyor. Venezuela’daki duman henüz tüterken, gözler doğu sınırımıza, kadim komşumuz İran'a çevrilmiş durumda.

Herkes dışarıdan gelecek füzeleri sayıyor. Oysa bir devletin asıl bağışıklık sistemi ordusu değil, halkıyla kurduğu barıştır. Tıpkı insan bedeni gibi; bünye içeriden zayıflarsa, dışarıdaki virüsler fırsat kollar.

Kadim bir kıssa anlatılır; kuşlar hakikati aramak için yola çıkacaklarında Baykuş gelmek istemez. Mazereti bugünün dünyasına ibretlik bir ayna tutar: "Ben viraneleri severim. Çünkü hazine ancak yıkık dökük yerlerin altında bulunur."

Bugün küresel siyasetin masasında oturan bazı "süper güçlerin" stratejisi tam da bu "Baykuş aklı"dır.

Ortadoğu'da ne tam bir barış isterler ne de ipin tamamen kopmasını. İsterler ki bölge; bir yoğun bakım hastası gibi sürekli "kontrollü bir kaos" içinde kalsın. Çünkü petrolün ve gücün akışı, o belirsizlikten beslenir. Bir ülkeyi viraneye çevirip, o yıkıntının üzerinde hüküm sürmeyi "strateji" sanırlar.

Ancak burada devreye, o coğrafyanın kadim bir kelimesi girer: "Gireban."

Farsça kökenli bu kelime; yakamız, vicdanımız, yani insanın kendi içine bakması demektir. "Önce kendi girebanına bak" denir; yani başkasının evine nizam vermeye kalkmadan önce, kendi yakana, kendi vicdanına, kendi halkına bak.

2026’nın dünyasında İran için de, ABD için de, bizim için de şifre bu kelimede gizli.

Bir yanda; dışarıya karşı zırhı kalın (askeri gücü yerinde), ama içeride "girebanı" (halkıyla ilişkisi) hararetli bir İran gerçeği var. Unutulmamalıdır ki; en güçlü ordu bile, kendi halkının rızasından daha korunaklı bir kalkan değildir.

Diğer yanda; okyanus ötesinden gelip bu coğrafyayı dizayn etmeye çalışan, 19. yüzyılın "Gambot Diplomasisi"ni (donanma tehdidiyle siyaset) 2026’da hortlatmaya hevesli bir ABD aklı var.

Tam bu noktada durup düşünmeliyiz: Bu yangın kime yarar?

Tahran sokaklarındaki esnafa yaramaz. Tebriz’deki teyzeye yaramaz. New York’taki vergi mükellefine de yaramaz. Ve en önemlisi; Van’daki, Iğdır’daki, İstanbul’daki bize hiç yaramaz.

Tarih bize şunu öğretti: Komşunun evi yanarken, "Benim duvarım kalın, bana bir şey olmaz" diyemezsiniz. O duman gelir, sizin ciğerinizi yakar.

İşte tam bu noktada Türkiye, bu coğrafyanın "serinletici rüzgarı" olmak zorundadır.

Bizim görevimiz; ne küresel baykuşların virane beklentisine odun taşımak ne de komşunun içindeki hataları görmezden gelmektir.

Bizim duruşumuz; "Gireban diplomasisi" olmalıdır.

Yani; ABD'nin güvenlik kaygılarının da, İran'ın iç huzurunun da çözümünün silahla değil, karşılıklı güvenle sağlanacağını hatırlatmak.

Ekonomik savaşların, vergi tehditlerinin veya vekalet savaşlarının kazananı olmaz. Kazanan sadece, o viraneleri bekleyen baykuşlar olur.

Türkiye, iki tarafın da "güvenini" kaybetmemiş nadir aktörlerden biri olarak, siyaset üstü bir "Komşuluk Masası" kurabilir. Bu masa; rejimleri devirmek veya petrol kuyularını paylaşmak için değil, halkların ekmeğini büyütmek için kurulmalıdır.

Denklem şudur: Küresel hırslar ateştir, aklıselim sudur; biz ise ateşi suyla buluşturup hayatı yeşertecek olan iradeyiz.

Bizim Pazar duamız bellidir: Sınırımızda duman değil, ticaret konvoyları görmek istiyoruz.

Komşumuzun "girebanı" temiz, duvarı sağlam olsun ki; biz de evimizde huzurla uyuyabilelim.

Çünkü en iyi dış politika, komşunun çocuğunun da okula güvenle gidebildiği bir iklimi savunmaktır.

Pazar günü için son çağrı. Dün köşemde uzun uzun anlatmıştım, bugün tekrar edip vaktinizi almayacağım. Ama hatırlatmak boynumun borcu: AKM’deki "Aliya 100 Yaşında" sergisinin bugün (Pazar) son günü.

Gidin, o atmosferi soluyun. Özellikle serginin finalinde sizi bekleyen o anlamlı sürprizi gördüğünüzde, "İyi ki Latif uyarmış, iyi ki gelmişim" diyeceksiniz. Kaçırmayın.