Bir insanın yeryüzündeki asıl menzili, yürüdüğü yollar değil, avuçlarında taşıdığı ağırlıktır. Bizler hep ileriye, durmaksızın o meçhul ufka doğru adımladığımızı sanırken, aslında sadece geride bıraktığımız toprağın amansız çekimine direnen nafile birer rüzgârız. Hele ki o toprak, sıradan bir yer kabuğu değil de bir babanın harç kokan, nasırla mühürlenmiş, yorgun ve çatlamış ellerinde vatan bulmuşsa...
Kayıp, boşlukta asılı kalan, ucu bucağı belirsiz soyut bir his değildir. Kayıp; yer çekimi olan, kütlesiyle insanın göğüs kafesini çatlatan, geceleri uykudan sıçratan somut bir hakikattir. Bir babanın gidişi, sıradan bir vedadan ziyade, insanın sırtını yasladığı o ulu dağın bir gecede sessizce, yaprağı bile incitmeden yer değiştirmesidir. Artık arkanızda, esen fırtınaların soğukluğunu kesen o görkemli gölge yoktur. Yalnızsınızdır ve bu yalnızlık, yeryüzünün en ağır yüküdür.
Geriye dönüp baktığımda, o nasırlı ellerin yıllar boyu inşa ettiği sadece tuğla duvarlar, harcını kardığı betonlar değildi. O eller, etrafımdaki dünyanın hırçınlığına karşı örülmüş, aşılmaz bir merhamet kalesiydi. Sessizliğin, taş taş üstüne konularak nasıl devasa bir şefkate dönüştüğünü; bir insanın yeryüzünde sadece sevdiklerinin amelesi olmaktaki o görkemli sükûnetini ben ilk kez o avuçlarda gördüm.
Şimdi zihnimin o loş odalarına, ışığın sadece tek bir noktaya vurup geri kalan her şeyi zifiri bir karanlıkta, o ağır gölgelerin içinde bıraktığı eşiğe dönelim.
Küçücük bir çocuk... Geçmişin kavurucu bir yaz sıcağında, çorak, sararmış otların bittiği ıssız bir arazinin tam ortasında diz çökmüş. Karşısında, damarları yeryüzü gibi çatlamış ellerini ona doğru uzatan bir baba duruyor. Çocuğun titreyen parmaklarının ucunda, kalbi göğüs kafesini yırtacakmışçasına hızla atan, yeşil ve narin bir kertenkele var. Hayatın bütün o acımasız hızı, vahşeti ve kırılganlığı, o minicik canlının boğazında inip kalkan incecik zarda atıyor. Titriyor çocuk. Tutsa parmaklarının arasında ezecek, bıraksa o geniş ve tehlikeli boşlukta, o sarı sıcakta kaybedecek. Korkuyla başını kaldırıp, gözlerindeki o masum çaresizlikle başını eğmeyen ulu dağına, babasına bakıyor.
Baba, tek bir kelime dahi etmeden, hiçbir nutuk atmadan o iri, pürüzlü, inşaat tozlarının en ince zerreciklerine kadar işlediği sağ avucunu açıyor. “Buraya bırak, burası güvenli” der gibi. Çocuğun gördüğü şey bir avuç değil; sanki asırlardır yağmur yüzü görmemiş, rüzgârla yontulmuş kadim bir kanyon. Çocuk, titreyen elleriyle kertenkeleyi o kanyonun ortasına, babasının nasırlarla mühürlenmiş sıcak avucuna usulca bırakıyor. O an, evrenin ritmi aniden değişiyor. Babasının elinin kaba dokusuyla, kertenkelenin pürüzsüz pulları birbirine değdiğinde, kulaklarda yankılanan şey sadece bir hışırtı değil; toprakla canın, kalıcılıkla faniliğin o devasa çarpışmasının sesidir. Kertenkele, o avucun içindeki yarıklara sığınıyor ve nabzı, babanın o dağ gibi vakarında eriyip sükûnete eriyor.
"Baba, avucumda kertenkele var..." Sadece bir rüya mı bu? Yoksa varlığın sınırlarının eridiği, geçmişle şimdinin aynı masada oturup dertleştiği, eşyanın ruh kazandığı o dilsiz aralık mı? Bugün, o avuçların sıcaklığı yer kabuğuna tamamen karışmışken, o küçük çocuk kendi ellerine bakıyor. Büyümüş, omuzları genişlemiş, yıllar yüzünde kendi kanyonlarını açmış ama ruhunun derinliklerinde bir yer, hâlâ o kertenkele kadar tedirgin.
Zaman, üzerimizden esip geçen ve her şeyi silikleştirmeye yeminli devasa bir rüzgâr. Yaşadığımızı unutup sürekli ileriye atılmayı bir marifet sayan o savruk esintinin içinde; hatıraların yük görülüp ardımızda bırakıldığı o kör edici toz bulutunda yürüyoruz. İşte tam bu dağılma halinin ortasında, babamın o kertenkeleyi avucuna alırken büründüğü ihtişamlı sükûnete tutunmak zorundayız. Dışarıdaki o telaş toprağa çarpıp ufalanır ama o amele vakarının hakikati, çocuğun zihninde zamanı delen bir anıt gibi yükselmeye devam eder.
Kitapların o soğuk sayfalarında değil, doğrudan o harç kokan avuçların yarıklarında kök salar Rüsuh. Bu, fırtınalar koparken hakikatin o ağır kütlesi karşısında göğsünü siper edip yere sımsıkı basmaktan başka bir şey değildir. Hafızanın bir safra gibi atılmaya çalışıldığı şu telaşlı yolculukta; bir babanın hatırası önünde o dağ gibi iradeyle, saygıyla durabilmektir. Gidenin ardından umutsuzlukla savrulmak yerine, onun bıraktığı o ağır mirasın etrafında muhkem bir yörünge inşa etmek... Geçmişinin ağırlığını inkâr eden hiçbir rüzgâr, insana hakiki bir istikamet sunamaz. Yeryüzünün o sağır edici uğultusu karşısında parçalanmadan durabilmek, ancak köklerine böyle derin bir aidiyetle perçinlenmekle mümkündür.
Şimdilerde o çocuk, nerede telaşlı, kalbi ağzında atan, yolunu ve istikametini kaybetmiş birini görse; ellerini uzatıyor. Sanki kendi avuçları, babasının o harç kokan kanyonlarına dönüşmüş gibi. Babasının toprağa karışan o güçlü elleri, şimdi çocuğun parmak uçlarından sızıp başkalarının sığınağı oluyor. Kertenkele hâlâ orada, nabzı hâlâ ilk günkü o telaşla atıyor. Sadece el değiştirdi.
İnsanın yeryüzündeki serüveni, basit bir unutuş değil, asil bir devralma meselesidir. Babalarımızdan devraldığımız o dilsiz vakar, aslında ortak vicdanımızı ve birbirimize duyduğumuz merhameti mayalayan o görünmez topraktır. Kayıplarımızın ardından hissettiğimiz o tahripkâr özlem, bizi güçsüzleştirmez; aksine, nerede durmamız ve neyi canımız pahasına korumamız gerektiğini hatırlatan şaşmaz bir pusulaya dönüşür. Göğsünüzdeki o dinmeyen sızı, aslında sizi köklerinize bağlayan yegane ve en halis halattır.
Bırakın o kertenkelenin kalbi avucunuzda atmaya devam etsin.