Bugünlerde pek çok kamu kurumunun o resmi masalarında sessizce tekrar edilen bir sahne var: Sıfır hata ile övünülen devasa bir verimlilik raporu özenle önlerine konuyor. Sayfalardaki pürüzsüz grafikler her şeyin kusursuz işlediğini söylüyor.
Ancak aynı saatlerde sahada beklenmedik bir ihale ihtilafı patlak verdiğinde, inisiyatif alıp o ateşi söndürecek, o sorumluluğu üstlenecek tek bir omuz bulunamadı.
Çünkü o raporları hazırlayan görünmez ve ruhsuz sistemler, sokağın kokusunu alamazdı.
Roma'nın görkemli kubbelerini asırlarca ayakta tutan o eşsiz harç, formülü çalındığı için değil, eller o harcı karmayı bıraktığı için toprağa karışmıştı.
Bilgi, parşömenlere kazınan bir ezber değil; bedenin hafızasına, toprağın ritmine ve kolların yorgunluğuna ait bir mülktü.
Parmaklar durduğunda, sayfalar dilsizleşti.
O dilsizleşmenin ne anlama geldiğini, gençlik yıllarımda Kapalıçarşı’nın loş koridorlarındaki bir antikacı dükkânında, is kokusu ciğerlerime işlerken öğrendim.
Ustam, üzeri işlemeli ağır bir pirinç usturlabı elime tutuşturup sadece, "Ağırlığını hisset" dediğinde, eşyanın ruhuna dokunuyordum.
Bugün o usturlabı, her şeyi soğuk camlara sığdırabileceğini sanan parlak diplomalı bir proje yöneticisinin eline verseniz, muhtemelen cihazı evirip çevirip bir şarj girişi arayacaktır.
İşte kaybettiğimiz ve yeniden bulmamız gereken şey tam olarak bu: İrfan-ı Zemin.
Hakikatin masa başında değil; sahada, terin ve yaşanmışlığın içinde demlenmesi hali.
Bugün o nasırlı avuçların yerini, hayatın tüm pürüzlerini tek bir sütuna sığdırmaya çalışan bir tablo kibri aldı.
Sahanın tozunu yutmadan, terin ve vebalin ağırlığını bilmeden karar mercilerini işgal eden o yeni nesil veri teknokratları, insan tabiatının o hırçın ve öngörülemez nehrini, yalıtılmış ve pürüzsüz bir boru hattına hapsetmeye çalışıyorlar.
Sokağın çatlak seslerini, ihtilafların doğasını ve o ağırbaşlı insan tecrübesini sadece birer 'sistematik sapma' olarak görüp eziyorlar.
Oysa usturlabın ağırlığı o parlak yüzeylerde nasıl hissedilemezse, devletin vakarı ve bir imzanın ülkeye mal olacağı bedel de o donuk kılavuzlardan öğrenilemez.
Bir metni, diplomatik bir adımı veya toplumsal bir sözleşmeyi değerli kılan şey, içindeki harflerin hatasız dizilimi değildir.
Onu değerli kılan; karar alırken yutkunulan o an, üst makamların o metni yazarken salona yayılan ağır sükûnet ve vebalin kemiklere kadar hissedilmesidir.
Yeni nesli, ocağın ateşinden uzak tutup sadece iyi pişmiş yemeği önlerine koyarak yetiştirdiğimizde, yarın yangın çıktığında suyu nereye dökeceklerini bilemeyecekler.
O kubbe başımıza çökmeden önce sormamız gereken tek bir soru var:
Parmaklar durduğunda, ustalar sustuğunda bu devletin harcını kim yeniden karacak?